Yıldırım: İzmir'i lojistik üs yapıyoruz
Dünyanın en büyük konteyner gemisi
Exxon adını değiştirdi, ama yutturamadı
İşte Türkiye'den satılık kelepir adalar!
Denizden gelen turiste 72 saat vize yok
ÇOK OKUNANLAR
FOTO GALERİ
YORUMLANANLAR
YORUM HATTI
GAZETE BAŞLIKLARI



Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Kpt. MEHMET ALİ SÖKMEN
Denizcilik Bakanlığı
24 Ocak 2012 Salı

Seneler evvel Çetin Altan’ın bir yazısında okumuştum. Nasrettin Hoca, dostlarını karşısında toplamış, onlara soruyordu:

3 bir yanı Karadeniz, Marmara Denizi, Ege Denizi, Akdeniz’le çevrili Anadolu yarımadasında yaşayan 16 milyon ailenin 10’da 1’i bile; bir geminin “kaptan köşküne” göre “sol” tarafına “iskele” denildiğini ve “kırmızı” ile belirlendiğini, “sağ” tarafına da “ sancak” denildiğini ve “yeşil” ile belirlendiğini bilmiyorsa öğle bir yarımadada sizce çağdaş bir yönetim nasıl olur?

Bekri Mustafa koynundan çıkardığı şarap şişesinden bir fırt çekti: Yarısı tava yarısı ızgara olur dedi.

Tava, ızgara, buğlama nasıl olur bilmem ama denizcilik mesleği kalıtımsaldır, yani genlerle ilgilidir. Ecdatlarımız at sırtında Çin seddi’nin önündeki bozkırlardan Anadolu’ya gelmişler, denizi görmüşler ama attan inip ayaklarını denize sokmamışlar, deniz suyunun tadına bakmamışlar. Atların kafaları hâlâ doğuya dönük, Çin Seti’nin dibindeki bozkırları otlakları özlüyorlar. Osmanlı tarihinde gemi kavramı Fatih ile gündeme gelir. Kadırgaları karadan yağlı kızaklarla çekerek Haliç’e indirmesi ve İstanbul’un fethinde bir deniz ablukası söz konusu olmuştur. Sonra 2. Murat gemilerle İspanya’dan sefaradları Osmanlı topraklarına getirmiştir. Yalnız bu gemilerin Osmanlı ile bir ilişkisi yoktur. Tam olarak bilinmemekle beraber İspanyol gemileri veya Finikelilerin uzantısı olan o dönemde Akdeniz’de ticaret yapan Emevilerin gemileri oldukları tahmin edilir. Osmanlı padişahları fetihlerini karadan yapmışlar ve denizle ilgileri hiç denecek kadar azdır. Ta ki, Kanuni zamanında Akdeniz korsanlarının Osmanlı topraklarına saldırıp buraları haraca bağlayıncaya kadar Osmanlı’nın bir deniz gücü yoktur. Bu korsanlardan kurtulmanın tek çaresi anlaşma yapıp Osmanlı’nın bünyesine katmaktır. Hemen hepsi Ege adalarından olup, bazıları devşirme bazıları ise Müslüman olmayan korsanlar İstanbul’ a huzura davet edilirler. Başta Barbaros olmak üzere ( Barbaros sonradan Müslüman olup Hayrettin ismini almıştır) Turgut, Aydın, Salih Reisler İstanbul’a gelirler. Huzura kabul edilmeden önce kendilerine adap, usul öğretilmeye çalışılır. Padişahın önünde eğilip kaftanını öpeceksiniz sonra kabul göreceksiniz denir. Barbaros “ biz denizciyiz kimsenin önünde eğilmeyiz kabul edilmezsek dönüyoruz” der. Bunun üzerine çareler aranır, padişah geniş bir salona alınıp, salonun girişine bir kemer yapılır ve korsanlar kemerden geçerlerken mecburen eğilme modana sokulmaları düşünülür. Barbaros bunu hemen anlar, önce kendisi diğer leventler kemerden geçerken arkalarını döner ve huzura öyle girerler. Yani Muhteşem Süleyman korsanlarla böyle tanışmış olur. Barbaros İstanbul’dan Osmanlı İmparatorluğu’nun Kaptan-ı Derya’sı olarak ayrılır. Bundan sonra Osmanlı topraklarına değil, küffar diye anılan Ceneviz, Venedik, İtalya topraklarına saldırır; Akdeniz’de bütün ticaret gemilerini haraca bağlar. 1538 yılında bütün Hıristiyan toplumu bir haçlı donanması donatıp Andrea Doria kumandasında Osmanlı donanmasına saldırır. Preveze Deniz Savaşı’nda ağır bir yenilgi alırlar ve Akdeniz Osmanlı gönü haline gelir…

Bu tarihlerde İspanya, Portekiz, Hollanda, İngiltere denizciliğin bilim yönüyle uğraşıyorlardı. Yeni kıtalar keşfediyorlar ve medeniyetlerini yeni kıtalara taşıyorlardı. Bu gün orta ve güney Amerika, Brezilya hariç, İspanyolca konuşur. Brezilyalılar Portekizce konuşurlar. Hollandalılar Endenozya’ya, İngilizler Avustralya’ya, İspanyollar Filipinler’e kadar gidip medeniyetlerini götürmüşlerdir. Amerika ise şurada en yenisi.

Osmanlı sadece korsanlık mı yapmış? Hayır, annesi bir İspanyol sefaradı olan Gelibolulu Piri Reis gök bilimi ile ilgilenmiş, haritalar çizmiş, babası ve amcası ile denize çıkmış, ama bilimde o kadar ileri gitmiş ki İstanbul’dan gelen bir emirle Mısır’da Osmanlı Valisi tarafından idam edilmiş.

Osmanlı’nın duraklama ve gerileme dönemlerinde denizcilikle paralel gitmiş, Avrupa güçlü denizcilik faaliyetleri içinde harp ve ticaret donanmalarını geliştirmiş ve Akdeniz’e hâkim olmuşlardır. Osmanlı deniz ticaretini hiç düşünmemiş ve sahillerinde bu faaliyetleri Ceneviz, Fransız gibi ülkelere bırakmış. Osmanlı topraklarının bereketini gören yabancılar, devletin zayıflığından faydalanarak sahil şehirlerine akın etmiş, buralara yerleşmişlerdir.

Bu gün az kalmasına rağmen Levantenler bu akımlardan kalan tüccarlardır. Fransızlar rekabeti önlemek için Osmanlı’dan kapitülasyonları istemiş ve almışlardır. Osmanlı sahillerinde deniz ticareti yapan tek ülke durumuna gelmişlerdir. Ta ki Cumhuriyet’in denizcilik yönünden kazanımlarının en başında gelen kabotaj kanunu çıkarılıp Türk limanlarlı ve Türk karasuları içinde denizcilik faaliyetleri Türk vatandaşları tarafından yapılır denilip kanunlaşıncaya kadar. Bu gün bu kanun bazılarının işine gelmiyor. Hatta delindi de diyebiliriz.

Bu bilgileri nereden aldın ve niçin yazdın diyebilirsiniz. 1960’lı yılların başında bizim Göztepe ve Merdivenköy’de fikir kulüpleri vardı. Eski İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay, ünlü tarihçi Reşat Ekrem Koçu, gazeteci Nezih Demirkent belli yerlerde konuşurlar; politika, güncel olaylar, tarih, mistik felsefe semt sakinlerinin çok ilgisini çekerdi. 14 yaşımdan itibaren dedem beni bu toplantılara götürür, bütün konuşmaları can kulağı ile dinlerdim. Yazdığım tarihi bilgiler ve fikirler Reşat Ekrem Koçu’dan dinleyip belleğimde kalan hatıralardır.

Cumhuriyet dönemi, savaşlar nedeniyle, denizcilik yatırımları yönünden de önceleri pek parlak geçmemiş. İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar kafamızı kendi öz dertlerimizin dışına çıkaramamışız. Demokrat Parti döneminde bayağı faaliyetler var. Mesela, özel gemicilik şirketleri teşvik ediliyor. Ama bu geçiş döneminde öyle bir hata var ki anlaşılır gibi değil. Amerikalılar 40 küsur parça “ Vıctory” ve ”Liberty” tipi dediğimiz 15 bin d.w tonluk kuru yük gemilerini hibe etmek istiyorlar. O dönemin yetkilileri bunları barındıracağımız limanlarımız yok diye teklifi geri çeviriyorlar. Gemileri Yunanlılar hemen kapıyor ve Yunanistan’ın deniz ticaret filosunun gelişmesi bununla başlar. Sonra nasılsa dört parça gemiyi biz alıyoruz. Manisa, Yozgat, Çoruh ve ismini hatırlayamadığım diğer gemi. Bu gemiler uzun müddet D.B Deniz Nakliyat filosunun içinde yer aldılar. Manisa gemisinde ben de dört ay çalıştım.

1960 İhtilalı’ndan sonra, yine bir durgunluk başlıyor. Bu arada Ali İpar’ın dört parça gemisi ne hikmetse Haliç’te çürümeye terk ediliyor. Bu günde değişen fazla bir şey yok MARİN RÖMORKÖR FİRMASININ 7 adet römorkörü Dil İskelesi’nde çürümeye terk edilmiş durumda.

İstanbul Boğazı’nda kılavuzluk hizmetlerini Rum balıkçılar başlatmıştır. Zamanla tonajlar büyüyüp boğaz geçişleri önem kazanınca donanmadan ayrılan Süleyman Nutki Bey arkadaşlarıyla beraber olaya el atmış ve bu Türk insanının kendi denizlerine ilk sahip çıkışıdır, sene: 1920.

1970’li seneler özel şirketlerde ve devlet sektöründe önemli atılımlar görülüyor. Bu seferde personel problemi başlıyor. Hatta gemiler sefere bile kalkamaz oluyor. 1980 senesinden sonra müthiş bir atılım, krediler havada uçuşuyor, herkes gemi sahibi olma sevdalarında. Önemli tanker filoları kuruluyor fakat bilinçsiz ve iş bilmeyen insanların atakları neticesinde filolar kısa zamanda çöküyor, kimi iflas ediyor, kimi de iş yapamayacağını anlayıp kepenklerini indiriyorlar.

Gelelim bu günlere..Personel bol, tersanler yurdun bütün sahillerine yayılmış ama bu sefer de global kriz denizcilik sektörünün belini büktü. Devlet elini denizcilik sektöründen tamamen çekti, iş yalnız özel sektöre kaldı. Dünya limanlarındaki sıkı denetimler, vergilendirme sistemimiz, ucuz personel politikası Türk armatörlerinin Türk Bayrağı’ndan kaçışına sebep oldu. Geçenlerde bizim sitede Türk Bayrağı Paris MOU’sunda beyaz listeye geçti diye bir haber vardı. Altında yorum, “Türk Bayrağı’nda gemi kaldı mı?”

Yurt dışındaki temsilcilerimiz ise denizcilerden ve denizcilik mesleğinden çok uzak ve ilgisizler. Mesela, geçtiğimiz aylarda önce iktidar sonra muhalefet Somali’ye gittiler. Artistler, mankenler, şarkıcılar …….. Somalili çocuklara çikolata, şeker dağıttılar ( elma şekeri yok, kimse durumdan vazife çıkarmasın) . Şarkılar söylediler, dans ettiler, seksek oynadılar dünyaya insanlık dersi verdiler. Ama bu arada Somali’de 13 aydır esir bekleyen 3 Türk denizcisi vardı; sayın büyük elçimiz onları hatırlamadı bile. Neyse ki Gürcistan Devlet Başkanı Saakaşvili gidip kendi vatandaşı denizcileri Somali’den alıp geldi, bizim üç denizcimiz de bu sayede 16 ay sonra ailelerine kavuştular.

Dış temsilciliklerimizden de kendimden bir örnek vermek isterim: Kendimizin kurduğu ve büyük emek verdiğimiz şirketimizden arkadaşlarımla beraber kovulduktan sonra, ihtiyacım olduğu için 23 sene sonra denize çıktım. Önüme çıkan ilk gemiye bindim. Bu bir ro-ro idi. Novorosiky ana limanı ile, Shaskaris tanker terminali arasında çok korunaklı, mendirek içinde Kayeska terminalinde narenciye tahliye ediyoruz. Sabah 07.00 acente geldi,” kaptan öğlene kadar ne tahliye edersen et, öğleden sonra kalkacaksın, hava geliyor burada barınamazsın”. Kıçtankara yanaşmıştık, bana göre bordodan yanaşsak usturmaça takviyesi yapıp, halatları da sıklaştırırsak hiçbir tehlike yoktu. Öğle saatlerinde biri bayan üç resmi liman görevlisi, acente yetkilisi, kılavuz kaptan gemiye geldiler. Bu arada hava bindirmeye başladı. Kalk diyorlar, ya demire çık veya travers. Yükün yarısı gemide, karton kutular 10-12 sıra, 2,5-3 metre draftım var, gemide süperstruture 10 metreden fazla. Bordadan yanaşmayı teklif ettim, havayı bu vaziyette bekleriz, hava geçtikten sonra tekrar kıçtankara yanaşır kapak açarız. Kabul etmiyorlar. Gösterdikleri demir yerinde barınmam imkânsız, denizde gezemem. İş ideaya bindi. Kalk diyorlar. Son teklifim bir manga asker getirin, sahile çıkalım, bizi tarasınlar hiç olmazsa 22 kişinin cenazesi belli olur. Askerler izinli, gelecek sefere bir tabur getireceğiz dediler. Bu arada acenteden Türk konsolosluğunun telefonunu temin ettim, aradım: Bizi resmen tehlikeye atıyorlar, lütfen yardımcı olun” dedim. İsmini ve makamını vermeyen bir şahıs, gemi Panama bayraklı biz karışamayız dedi. Hava iyice bindirdi, kalk diyorlar. Karşı tarafta biraz daha korunaklı bir demir yeri var, oraya demirlerim dedim. Yine olumsuzlar, gemi boyu 100 metreden küçük gemiler oraya demirlermiş, sen 140 metresin demirleyemezsin. Bakın kardeşim, bu gemi ve içindeki personelimin canı bana emanet

, ben karşı tarafa demirleyeceğim ne isterseniz yapın. Demirle de görelim dediler. Ellerinden yazılı kâğıt aldım, kalkmak için hazırlığa başladım. Kılavuz kaptan gemiye çıkmadı, hava çok sert ben gemiden inemem sen bana cihazla söyle ben römorkörlere söyleyeceğim öyle kalk dedi. Kalktım, karşı tarafa demirledim. Demirleri çifteledim, 9’ar kilit verdim. Gece yarısı demirler taradı, güle oynaya karaya gidiyoruz. İkinci kaptanım Ufuk Demir her şeyi göze alarak personelle başüstüne gitti. Bir buçuk saat demirleri topladı, biraz daha içeriye girerek tekrar demirledim. Fırtına 40 saat sürdü. Hava kalınca önce beni aradılar, git normal demir yerine demirle dediler. Sonra Nova benim home port oldu. Önemli yetkililerle tanıştım, olayı anlattım hepsi hak verdi.

Şimdi soruyorum, biz karaya gitseydik yarımız ölseydi, konsolosluk yetkilileri bulabildikleri cesetleri toplayıp ülkeye yollayacaklar ve vazifelerini hakkıyla yapmış olacaklardı.

Şimdi bunları niye yazdığıma gelince: Osmanlı’dan başlayarak bu güne kadar yazımın içinde olumlu bir yön yok. Denizcilik okuluna girdiğim günden beri 45 senedir Denizcilik Bakanlığından konuşulur. Avusturya- İsviçre gibi ülkelerde akarsu bakanlığı var, bizde Denizcilik Bakanlığı yok. Sonunda Denizcilik Bakanlığımız oldu. Osmanlı’dan, Cumhuriyet’in başından ve bugünlerden gelen olumsuzluklar inşallah çözülür. Yalnız ben kemiksiz, sade bir denizcilik bakanlığı beklerdim. Yani arkasında haberleşme, ulaştırma olmayan sadece “Deniz Ticaret Bakanlığı ” . Bu denizlerimize ve denizcilerimize daha bir özen verdiğimizin göstergesi olurdu. Belki yanılıyorum, bizim Erzincanlı Sayın Bakanımız hepsini toparlar. Erzincanlılar güçlü insanlardır. Bu arada ben de Erzincanlıyım da.

Bir çok sorulacak soruların arasında benim merak ettiğim, Bakanlık bir kılavuzluk kanunu çıkarabilecek mi? Yörüngemiz ileri ülkeler. Şu günlerde ileri ülkelerde yok diye milli bayramlarımızdan vazgeçiyoruz. İleri ülkeler kılavuzluk mesleğini kanunlar çerçevesinde yürütüyorlar. Mesela ileri ülkelerde armatörler, tersaneciler, römorkör sahipleri kılavuzluk işi yapamıyorlar. Kılavuzluk tam kamusal bir görev olarak kabul edilmiş ve kılavuzlar dokunulmaz kişilerdir. Patronları yoktur. İMO’da konsey üyesiyiz, her toplantıya kafileler halinde katılıyoruz. İMO yayınlarından kılavuzluk ticari bir olay değildir ve rekabete kapalıdır tavsiyesi başyapıttır. Buna ne kadar uyacağız? Yoksa rantiyecilere yazık olur, boş ver bu kuralları mı diyeceğiz? O zaman da koskoca bakanlık İMO kurallarını tatbik edemiyor diye itibar kaybetmez mi?

Bir kılavuzluk teşkilat yönetmeliği taslağı yayınlandı. Birisi müsteşarlık etkilenmiş dedi ama bir madde var ki kılavuzluk tercihini acentelere bırakıyor. Dağlara taşlara.. Gece 23.00’de ordinolar el değiştirecek, kaç para indirim yapacaksın diye pazarlıklar başlayacak vs…vs.. Neyse, bu taslak şimdilik ortada yok.

Önce etrafa bir bakmak lazım, Oturduğunuz yerde o gücenmesin, öbürü alınmasın diye yönetmelik yapılmaz. Karadeniz’de Rusya, Ukrayna, Bulgaristan’da tarifelerde römorkör ücreti kılavuz ücretinin üç katı. Ayrıca, römorkör akşam 19.00 sabah 07.00 arası mesaili çalışıyor, kılavuzlara mesai yok. Romanya ve Gürcistan’ı bilmiyorum. Akdeniz’de gördüğüm İtalya ve Yunanistan’da da sistem buna yakın. Yetkililer lütfen biraz dünya ile ilgilenseler bu tarifeleri dünya standartlarına uydursalar. Belki bu sayede kılavuzluğun etrafında uçan atmacalarda uçar giderler.

Bu arada sahil çocuğu, deniciliğin alın terine saygı duyan, denizcileri seven ve kollayan nihayet bir müsteşarımız oldu demiştik. Sahi Sayın Hasan Naiboğlu nerelerde?

Çok konu varda benim aklıma önce gelen kılavuzluk, gerisini bekleyeceğiz göreceğiz. Bekri Mustafa’ya sormuşlar “Denizcilik Bakanlığı kuruldu ne dersin?” Koynundan çıkardığı şarap şişesinden bir fırt çekmiş, “ Hayırlı olsun, bekleyeceğiz, göreceğiz” demiş…

Kaptan M. Ali Sökmen

Biraz dikkat!
Veysel Daldaban(Kılavuz Kaptan)
Sayın İlyas Kokut beye teşekkürle başlayarak(Kaptan M.Ali Sökmen ile ilgili düşüncelerini bir kenara bırakıyorum),dergi yayımcısından ricalarda bulunacağım.Bu vesile ile de Kaptan Sait Otarcı ağırlıklı,bir önceki yazımdaki hatalarımı düzeltme fırsatım olur. 1-Dergiye gönderilen yazıları yayıma vermeden önce,en azından basit ama,manayı zedeleyen imla ve yazım hatalarını düzeltme olanağı sağlanabilir mi? 2-Gene ayni yorum yazımda olduğu gibi,anlam bütünlüğü ifade etmeyen söz dizelerini düzeltme şansı olamaz mı?Yazının bir mail ile iadesi ve düzeltme önerisi gibi... 3-Gönderilen yazıları silme -geri çekme imkanları sağlanabilir mi? Yazıya çok anlamsız bir girişim olmuş:''Kaptan Sait Otarcı....'' diye başlamışım ve devam ediyorum.Asıl başlangıç,M.Ali Sökmenle olacaktı. Bir-iki adet de eksik yazılmış kelimem var.(iğret değil iğreti gelin olacak.Birinci yzı değil; birinci yazı olacak.) Hatalarımın kaynağını bildiğim için,kendi kendime kızdım ve utandım.(Hele, Rauf Bey tankerini Rauf Orbay yapmış olmamı affetmiyorum!Onunla ilgili küçük bir hatıram da var.) Netice olarak,bu yorumları okuyan okurlardan ve dergi yazarlarından özür dilerim.Saygılarımla.
19 Şubat 2012 Pazar 22:12
Sadakat!
Veysel Daldaban(Kılavuz Kaptan)
Kaptan Sait Otarcı Mehmet Ali Sökmen kaptanımıza kısmen sitem,kısmen de serzeniş içeren yorum yazımdan sonra çok değerli iki yazı yayımlandı.Birinci yzı,Kadıköy-Haydarpaşa sandalcıları hikayesi idi. Ben kendimi hiçbir zaman gerçek bir denizci saymadım.İğret gelin gibi,iğreti denizci oldum.Şartların zorlaması ile artık mesleği kabüllenmiş bir kişiyim ve mesleğimin hakkını vermeye çalışıyorum. İşte,hayatımız bu şekilde akıp giderken,Mersinde gemimize bir ikinci kaptan geldi.Eşim ve o zaman küçük olan oğlum da yanımdaydı.Bu ikinci kaptanı önce yadırgadık;bu yaşlarda süvariliği gelip geçmiş bir kişiydi.Aradan günler geçti,sonra haftalar,haftalar....Biz bu ikinci kaptanımızı çok sevdik.Sanırım, O da bizi pek sevdi.Hele küçük oğluma nasıl dede gibi yaklaştı...Anlatamam.Bu bizim SAİT abimizdi. Sait Otarcı abimiz mesleğini ne kadar severdi,bilmemiz mümkün değil.Ama,işine müthiş sadıktı.İnsanları ayırmadan sever veya sevmeye hazırdı.Sadakatı O'nu ölüme götürdü. Sayın Necati Sansa'nın bu yazısı eşim ve beni oldukca hüzünlendirdi.Umarım,Sait abimizle uzun yıllar Haydarpaşa limanında beraber çalışmış kimseler,denizci veya değil;bu yazıları okurlar ve onlarda birikmiş hatıraları bize de ulaştırırlar. Şu ata sözüyle yazımı kapatırken Sayın Necati Sansaya da teşekkür ediyorum.Denizci şehitlerimize allahtan rahmet diliyorum. İNSAN VARDIR;YOKLUĞU ACI VERİR,İNSAN VARDIR;YOKLUĞU SEVİNDİRİR. Saygılarımla.
16 Şubat 2012 Perşembe 14:04
Veysel Kaptan
İlyas Kokut
Önerileriniz, beklentileriniz çok güzel, yalnız bunları Kaptan Ali Sökmen'den beklemeyin. Bu önerileriniz Denizcilik Sivil Toplum kuruluşlarının çabaları neticesinde gerçekleşir, keşke gerçekleşebilse. Ayrıca bahsettiğiniz gemi Rauf Orbay değil Rauf Bey tankeridir. Bilgilerinize sunulur. Saygılar
15 Şubat 2012 Çarşamba 22:53
Sandalcılar
Veysel Daldaban(Kılavuz Kaptan)
Sayın Yusuf Koçak beye derin teşekkürler ve daha çok başarılı çalışmalar dileklerimle...
15 Şubat 2012 Çarşamba 12:14
denizci ruhu
Necati Sansa
Bandırma'dan aldığı yükle İngiltere'nin Swansea limanına doğru gitmekte olan kaptan Burhan Işın kumandasındaki Amasya şilebimiz bir kurban bayramı sabahı 17.02. 1970 salı günü saat GMT 10.15'de Biscay körfezi kuzeyinde Brest açıklarında ağır denizler altında zabıtan ve mürettebat bayramlaşırken şiddetle iskele tarafına doğru yatmaya başlamış ve saat 11.41'de Atlantiğin karanlık sularına gömülerek batarken, kaptanımız ve baş mühendisimiz dahil, 9 denizci kardeşimizi beraberinde götürmüştür. Suudi Arabistan'ın Rastannura limanından yüklediği 138.000 ton ham petrolü ülkemize götürmek üzere 19.04.1986 cumartesi günü kaptan Mustafa Varol kumandasında yola çıkan Atlas-1 gemimiz 20.04. 1986 pazar günü iki kez şiddetli hava saldırısına uğramış ve yerel saatle 11.00 sularında yapılan roket saldırısı sonucu ağır hasar gören gemimizde kaptanımız, elektrik zabitimiz ve bir usta gemicimiz ağır şekilde yaralanmış, ikinci kaptanımız Oğuz Pirgüler ise hayatını kaybetmiştir. Aylarca süren seferlerden sonra birkaç günlüğüne evlerine dönmek için ülkemize gelen ve yüklerini boşaltır-boşaltmaz Yozgat ve Gençlik gemilerimizin birinci Kıbrıs harekatında, binlerce subay, astsubay ve erimizi, tank, top, mühimmat askeri nakliye araçlarını yükleyerek İskenderun limanı açıklarında beklediği ve ikinci Kıbrıs harekatına katılan Deniz Nakliyatı T.A.Ş. gemileri ile Koçtuğ işletmesi gemilerinin ağır teçhizat, mühimmatın Kıbrıs'a çıkartılmasında görev ifa ettiği henüz taze hatıralar olarak hafızalardadır. Kızıldeniz'de bir çatışma sonucu, ağır yara alarak batmakta olan C.Ereğli gemisinin zabıtan ve mürettebatını can kurtarma filikalarına bindirdikten sonra, yılların hasret yükünü hafifletmek için o seferde beraberinde götürdüğü sevgili eşini ve oğlunu da filikalara eliyle bindirip gemiyi terk emri veren ve can filikaları batmakta olan gemiden ayrılırken, onlara tek başına kaldığı gemisinin köprü üstünden el sallayarak veda edip, canı kadar sevdiklerini bir tarafa bırakıp batan gemisiyle birlikte sulara gömülmeyi tercih eden kaptan Sait Otarcı; deniz emekçilerinin farklı bir kültür ve disiplinde gelişen kahramanlık, cesaret ve asaletinin, acı fakat gurur veren mümtaz bir örneğidir. İşte hiçbir işkolunun içinde eritilmesi, yok edilmesi mümkün olmayan deniz emekçilerinin çilesi ve ruhu budur.
14 Şubat 2012 Salı 19:38
YAZARIN ÖNCEKİ YAZILARI
DENİZ HABER TV
ÖZEL HABER
ANKET
ALTIN ÇIPA TÖRENİ HAKKINDA NE DÜŞÜNÜYOR SUNUZ?
OLUMLU
OLUMSUZ
FİKRİM YOK
RÖPORTAJ