Yıldırım: İzmir'i lojistik üs yapıyoruz
Dünyanın en büyük konteyner gemisi
Exxon adını değiştirdi, ama yutturamadı
İşte Türkiye'den satılık kelepir adalar!
Denizden gelen turiste 72 saat vize yok
ÇOK OKUNANLAR
FOTO GALERİ
YORUMLANANLAR
YORUM HATTI
GAZETE BAŞLIKLARI



Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
MEHMET MAZAK
Boğaziçi'nde minyatür su sarayları
15 Aralık 2009 Salı

Boğaziçi; şairlerin ilham kaynağı, suyun taçlandırdığı güzellikler beldesi, aşıkların vuslata erdiği aziz mekan.  Boğaziçi; dünya kentlerinin kraliçesinin zümrüt gerdanlığı. Gözlerin ve gönüllerin doyuma ulaştığı, zarafet ve güzelliği yüz yıllardır edebiyatımıza konu olan güzel mekan. Boğaziçi, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethiyle birlikte Türklerin elinde yeryüzü cennetine dönüşen güzel belde. 

Türkler çok değer verdiklerine aziz derlermiş. Aziz kelime olarak:İslâm dininde Allah'ın 99 isminden biridir: hiçbir yönden mağlup edilemeyen, her işinde mutlak gâlip gelen, son derece izzetli ve yüce olan” anlamını taşımaktadır.

Türk milleti İstanbul’u bağrına basmış, medeniyetin merkezi yapmış ve mağlup edilemeyen güzelliğine karşılık “Aziz İstanbul” olarak taçlandırılmıştır. Türkler karınlarını doyurdukları ekmeğe “Nan-ı Aziz”, susadıklarında kana kana içtikleri suya “Su gibi Aziz ol” diyerek en yüce şekilde bu değerleri baş tacı yapmışlardır. Türkler bir şeye daha aziz demişlerdir. Türklerin elinde güzelliği, ihtişamı, zarafeti ile aziz mertebesine ulaşan Boğaziçi’ne “Nehr-i Aziz” denmiştir.

 

Boğaziçi, Osmanlı gök kubbesinde tesadüfen oluşmuş ücra ve yalnız bir gezegen değil, sonsuzluğa çakılmış bir yıldız gibi parlayarak günümüze kadar ulaşmış, incelmiş bir medeniyet anlayışının ebedî örneklerini bizlere sunmaktadır.

 

Minyatür; Çok ince işlenmiş ve küçük boyutlu resimlere ve bu tür resim sanatına verilen addır.Saray; Hükümdarların, devlet başkanlarının oturduğu veya kamu işlerinin yürütüldüğü büyük yapılara verilen addır. Makale başlığımızdaki kelimelerin anlamlarını bu şekilde tanımladıktan sonra Boğaziçi’nin minyatür su sarayları olarak karşımıza, Osmanlı İstanbul’unda  henüz buharlı gemilerin icat edilip denize inmediği dönemlerde mekanlar arası insan naklini sağlayan kayıklar çıkar. Genelde bütün kayıklar, özelde ise saltanat kayıkları minyatür su sarayları olarak algılanmalı ve bilinmelidir. Ancak saltanat kayıklarının dışında kalan, elçilik kayıkları, hususi kayıklar, piyade kayıkları da tezyinat ve işlemeleriyle birer minyatür su sarayları görünümündeydi.

 

Makalemize “Boğaziçi’nde Minyatür Su Sarayları” başlığını vermemizin ilham kaynağını Şair Leyla Saz Hanım’dan almaktayız. Leyla Saz Hanım Saltanat Kayıklarını tarif ederken ‘’ Yeryüzünde değil eşleri, benzerleri dahi olmayan birer minyatür su sarayları dense yeridir’’  ifadesini kullanmıştır.

 

Oryantalist Ressam Amadeo Preziosi’nin tablolarında Boğaziçi’nin minyatür su saraylarının göz nuru gibi işlenmiş nakışları, ipek örtüleri göz kamaştırmaktadır. Preziosi’nin tablolarındaki kayıklarda, Türk oymacılık sanatının da eşsiz örnekleri sergilenmekte, bordalarının ve küpeştelerinin gayet zarif olarak süslendiği görülmektedir. Kalkık burunlarıyla su üzerinde kuğu gibi süzülerek hızla yol alışları görülmektedir. Kayıklarda kürekleri çekenlere hamlacı denir. Amadeo Preziosi’nin tablolarında kadın figürleri bolca yer almaktadır. Bu figürlerden birinde kayıkçı, kayığında kadın müşteri olduğu zaman asla onları rahatsız etmez, rahatsız olmamaları içinde sağ veya sol omuz hizasından yan tarafa baktığı tasvir edilmiştir. Ayrıca hanımlar, kayığa binerken ya da inerken öndeki hamlacı, hanıma elini değil omzunu uzatır, hanımlar hamlacıların omuzlarından kuvvet almış olurlardı. Hamlacıların kibarlıkları ve fiziki üstünlükleri Boğaziçi’nin incelmiş bir medeniyetinin göstergesiydi.

Melling'in gravürlerinde (19. yüzyıl başı) kayıklar ince uzun, çok kürekli, zarif, saraylı ve varlıklı insanlara ait kayıkların Boğaziçi'ne şiirsel ve sanatsal bir güzellik kattığı görülür. Boğaziçi sahillerinin süsü, mücevherleri olan bu kayıklar Osmanlı döneminde  kullanıldığı yerlere ve kullanan kişilere göre adlandırılırdı: Pereme, piyade, kırlangıç, pazar kayığı, ateş kayığı ve saraya özgü olan saltanat kayıkları gibi.

Osmanlı Devleti'nde padişahların ve saray mensuplarının, Boğaziçi, Haliç gezilerinde bindikleri teknelere "saltanat kayıkları" denilirdi. Saltanat Kayıkları tezyinat ve süslemeleriyle birer yüzen minyatür saray görünümünde olurdu. Bu kayıklar, İstanbul'da Tersane-i Amire'de inşa edilirdi. Kayıklar, bindirme veya armuz kaplama tarzında yapılır, özel olarak biçimlenir ve süslenirdi. Uç kısımları helezonik kıvrımlı baş şekilli Kancabaş, ileriye doğru mahmuz şeklinde uzamış baş şekilli kemanebaş, veya bordalarında hilal şekilli kabartmalar tüm bu koleksiyonu, dönem ve üslup olarak birbirlerinden ayırırdı.

Saltanat kayıklarının bütün gövdeleri süslemelerle kaplı olup, bunlar baş ve kıç tarafında en gösterişli hallerini alırdı. Saltanat kayığının baş tarafında, güç ve eğemenliğin sembolü olan kanat açmış kartal  figürü bulunurdu. Kayığın kıç tarafında kırmızı çuhadan sırma saçaklı bir sayeban (gölgelik) ya da tak ile örtülü olur, padişah burada otururdu. Bu tak veya köşklerin içi sedef, kaplumbaga kabuğu, fildişi, abonoz kaplı, turkuaz taşlarla bezenirdi.

Boğazın en meşhur minyatür su saraylarından olan Sultan Abdülmecit'e ait 7 Çifte Saltanat Kayığı; armuz kaplama ve kemanebaş formundadır. 1850 yılında inşa edilmiştir. Dış bordürü yağlıboya çiçek motifleri, iç bordürü ve oturakları, sedefli marketöri ile süslüdür. Baş kasara üzerinde gümüşten yapılmış kanatları açık bir kuş figürü ve önünde altın varaklı alem bulunurdu.

Sultan Abdülaziz'e ait 13 çifte köşklü minyatür su sarayı; Armuz kaplama olup kancabaş formundadır. 1865 yılında yapılmıştır. Dış bordürde yağlıboya stilize yapraklar, kıç tarafta altın varaklı kabartma saltanat armaları ve bitkisel kıvrımlar vardır. Kıç bordanın üzerinde ajurlu bölme, iç bordürde kabartma bitkisel ve geometrik desenler bulunur. Baş kasara üzerinde, kanatları açık bir kartal, kıç tarafta dört sütun üzerinde yükselen, köşkün her bir yönünde saltanat armaları bulunurdu.

Son Osmanlı Sultanı Mehmet Reşat'a ait 10 Çifte minyatür su sarayı; Armuz kaplama olup, dikbaş ve hilalkıç formundadır.  Baş kısmında kanatları açık, ağzında inci taşıyan kuş figürü; kıç aynalıkta tuğra bulunurdu. Boğaziçi’nin incelmiş sanat anlayışının ruhunu piyade kayığında görebiliriz. Hızla yol alan piyadeler çok hafif, ince, martı gibi uçan, kuğu gibi süzülen narin ve süslü yaratıklardı. Piyadelere zarafetinden dolayı hanım iğnesi de denmekteydi.  Piyadeler, genellikle iki ya da üç çifte kürekli olarak özellikle çok hafif olan ıhlamur ağacından yapılırdı. Bu teknelerin denize temas eden kısmı “küherba yağı” denen bir tür vernik sürülürdü. Piyadenin yan tarafına  istenilen renkte ve kalınlıkta kuşak çekilir, kıç üstüne de muşamba kaplanırdı. Varlıklı kimseler daha çok piyadelere binerler ve kayığın o küçücük bedenine Boğaziçi estetiğini ve nakışlarını işletirlerdi. Boğaziçi’ne özgü “piyade”ler, Boğaz’ın en zarif, en rafine tekneleriydi. Soylu bir güzellikleri vardı. Boğaziçi'nde bilhassa sularla ışıkların oyun oynadığı mehtaplı bir gecede Boğaz'ın nazlı çiçekleri gibi hareket eden birer gezinti tekneleriydi bunlar. Hele uzak yerlere kısa zamanda ulaşmak için yapılan ve “zangoç” denen büyük piyadeler, suyun üzerinde ok gibi kayıp giderdi. “Boğaziçi Konuşuyor” kitabının yazarı Cabir Vada, “Denize piyade kadar yakışan bir başka deniz taşıtı yapılmamıştır ve de yapılamaz!” diye belirtir.

Boğaziçi ve Haliç’in kenarlarında oturan halkın her gün İstanbul’a (Eminönü) gidip gelmesi, yapmış oldukları alış veriş malzemelerini taşıması için kullandıkları kayık ilk toplu taşıma vasıtası olan Pazar kayıklarıydı. Bunlar 40-50 kişi taşıyabilen ve güvenlikli yolculuk yapmaya elverişli, çok süslü olmayan ancak Osmanlı estetiğini yansıtan yapılarda imal edilmiş kayıklardı.

İstanbul’daki yabancı elçilik görevlilerinin kullandığı elçi kayıkları tezyinatı, süslemesi ve gösterişi ile ülkelerinin Boğaziçi’nde yüzen birer minyatür su saraylarına benzemekteydi. Boğaziçi’nin Haliç’in hatta Marmara’nın daha birçok estetiğin sanatın doruğa ulaştığı yüzen minyatür sarayları vardı. Bunalar; Ticari dolmuş gibi insan taşıyan Peremeler,  hayvan taşınan at Kayıları, odun ve kömür taşınan odun kayıkları, yangın söndürmek için kullanılan Ateş kayıkları, kar ve buz naklinde kullanılan özel imal edilmiş buz kayıkları, Kırlangıç kayığı, Yılandili kayık, Filikalar, Futalar, Balıkçı Kayığı vb. İstanbul sularında arz-ı endam eden su perileri mevcuttu.

Teri Sonman,  Boğaziçi’nin Su Perileri kayıklarımızı hazırlamış olduğu eserde gönülleri feth eden güzel bir kadına benzeterek  “Su Yolu'nun Dilberleri” adını koymuştur. Boğaziçi’nde kayıklarımızın zarafeti ve karşıdan karşıya geçerkenki hareketlerini suda dans eden dilberlere benzetmiştir.

İngiliz Amiral Adolphus Slade,  kayıkları, Boğaziçi’ne ve İstanbul’a bir başka güzellik katan ya da bir başka deyimle İstanbul’un özelliklerinden olan birer sanat eseri olarak belirtmekte, kayıkçı kalfaları, inşa ettikleri teknelerin narinliği ve suda akışıyla ün yapmışlardır şeklinde anılarında anlatmaktadır.

İstanbul sularının en gösterişlisinden en basit yapılmış kayıklarına kadar hepsi devrinin birer sanat eseri, yüzen minyatür sarayları gibi algılanmıştır. 1835 yılında İstanbul’a gelen İngiliz Yazar Bayan Julia Partoe, saltanat kayıklarından tutunda en basit kayıklara bile hayran olmuştur. Kayıkların kalkık burunlarının akıntıya doğru batıp çıktığını gördükçe onları, parlayan tüylerini duru suyun içinde dinlendiren deniz kuşları olarak tasvir etmesi kayıklarımızın zarafetini göstermektedir.

www.mehmetmazak.com

Sevgili Arkadaşım Yüreğine Sağlık
Yalçın Yazar
Sevgili Arkadaşım Mehmet, Yazını okudum ve çok hoşuma gitti. Senin güzel yazılar yazdığını biliyordum ama bu kadar güzel Boğaziçi ve salatanat kayıklarını anlattığını bilmiyordum sağol kardeşim
23 Aralık 2009 Çarşamba 08:54
YAZARIN ÖNCEKİ YAZILARI
DENİZ HABER TV
ÖZEL HABER
ANKET
ALTIN ÇIPA TÖRENİ HAKKINDA NE DÜŞÜNÜYOR SUNUZ?
OLUMLU
OLUMSUZ
FİKRİM YOK
RÖPORTAJ