Akdeniz’in eski gözdeleri: Türk posta gemileri
Bir zamanlar, gemiler çeşitlenmeden önce, gemi tipleri özde 3 grupta toplanırdı: şilepler yani yük gemileri, tankerler ve posta gemileri. Bunlardan şilepler ve tankerler 15-20.000 dwt ton sığasında olan gemilerdi. Şilepler kırkambar yükü (yani karışık yükler), tankerler de ürün dediğimiz petrol türevlerini taşırdı.
Bu sınıflandırmanın üçüncüsü posta gemileriydi. Posta gemisi, yük ve yolcuyu bir arada taşıyan gemiydi. Ağırlıklı ilevi ise yolcu taşımaktı. Posta gemisi denmesinin ardından da tarifeli sefer yaptıkları ve belli limanlara uğradıkları için posta idarelerinin mektuplarını ve kolilerini taşımak yatardı. Ta ki posta taşımacılığı uçağa kanaya kadar…
Türklerde posta seferleri Osmanlı İmparatorluğu dönemindedir. Osmanlı limanları /iskeleleri arasında ilk düzenli ve tarifeli seferler (posta seferleri) yapılması Sultan II. Mahmut döneminde başlamıştır. İstanbul uğraklı olarak İzmir, Trabzon, Tekirdağ, Bandırma, İzmit, ve Gemlik limanlarına bu dönemde posta seferleri düzenlendi.
Posta seferlerinin aksaksız ve organize biçiminde bir şirket eliyle yürütülmesinin uygun olacağı düşünülerek Devletçe “Şirketi Osmani” kuruldu (1938). Bu, Türklerin denizcilik alanında kurmuş olduğu ilk kamu şirketidir. Sultan Abdulmecit’in başa geçmesiyle birlikte Şirketi Osmani, “Mecidiye Şirketi” adını aldı. Ancak, bu harkı ticaret gemilerinin İstanbul ve civarında boy göstermeye, yaygınlaşmaya başlaması üzerine 1843 yılında Padişah Abdülmecit’in buyruğuyla Fevaidi Osmaniye İdaresi kuruldu.
Posta seferleri yapmak üzere kurulan bu şirkete Tersanei Amire’nin elindeki gemiler devredildi.
Şirketi Osmani, tarifeye bağlı düzenli ve sürekli hizmet yoluyla kamu gemilerinin daha çok sosyal fayda üretir duruma getirilmeleri amacıyla oluşturulmuş ilk kamu kuruluşuydu. Posta işletmeciliği de yüzyılı aşkın süreyle kamu armatörlüğü şeklinde yürütüldü.
Osmanlı kamu armatörlüğü, Şirketi Osmani (1838-18..), Mecidiye Şirketi (……), Fevaidi Osmaniye İdaresi (1843- 1870), İdarei Aziziye (1870-1878), İdarei Mahsusa (1878-1909) ve Osmanlı Seyrisefain İdaresi (1910-1923) kurumlarında bütünleşmiştir. Hizmet anlayışı yönünden de aynı işletmenin değişik isimler altında sürdürülmesi şeklinde sürgit olmuştur.
Omsalı Seyrifain İdaresi, posta ve yolcu gemileri filosu oluşturma yani gemilenme yolunda yoğun çaba göstermiş denizcilik işletmesiydi. Karadeniz, Akdeniz, Gülcemal, Bahri Ahmer, Nilüfer, Plevne, Derne, Kızılırmak ve Gülnihal gemileri Osmanlı Seyrisefain İdaresi’nin satın aldığı gemilerden bazılarıydı.
Türk yolcu gemiciliği bu gemilerle Karadeniz ve Akdeniz’de yükselme yolunda köklü adımlar attı. Ulusal filoya II.Dünya Savaşı sonrasında katılan Ankara, Tarsus, Adana¸İstanbul gibi gemilerle Türk yolcu ve posta gemileri çeyrek yüzyıldan fazla bir süreyle Akdeniz’in gözdesi oldu. Denizyolları İşletmesi’nin gemileri yemekleriyle, tarifeleriyle ve yolcularına verdiği servisleriyle Akdeniz’in diger rakip denizci uluslarıyla boy ölçüşmekteydi.
O günler artık geride kaldı. Posta ve klasik yani tarifeli yolcu taşımacılığı anlayış değiştirdi. Yerini turuzim amaçlı kurvaziyer yolcu taşımacılığına bıraktı. Türkiye de 1970’li yılların başından bu yana feribot işletmeciliği yönünde tercihini kullanarak yolcu taşımacılığı pazarından kendini çekti.
Akdeniz’de artık Türk yolcu gemisi yok…
Bir İngiliz atasözü “ticaret bayrağın peşinden gider” der. Yolcu gemileri devletin görkemini ele-güne gösteren, çoğunca da kıskandıran yüzer abidelerdir…
Biz de bir zamanlar o hazzı yaşadık. Gemilerimiz eski de olsa “yolcu nasıl taşınır” bunu yabancılara tattırdık.
Bazen o kutsal hakkı, deniz kabotaj tekelini, neden kullanamadığımızı düşünüyorum da hayıflanıyorum. Şu kabotaj hakkını özümleyebilseydik ve de bir ulusal bayram havasıyla kutlayabilseydik, belki de hatta bana göre mutlaka- en azından Akdeniz’de bayrak dalgalandıran bir çok yolcu gemimiz olurdu…
Sizce yine de olmaz mıydı?