Deniz taşımacılığı uluslararası arenada sürgit olan hizmet sektörüdür.” Yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan çıkar” sorusunun bu sektör için yanıtı “her zaman gemi yüke, limansa gemiye bağımlıdır” şeklindedir. Yüke kaliteli ve rekabete açık hizmet verebilmek için taşıyan gemide rasyonalizasyona yönelir; akıllı liman yönetimleri de gemilerdeki değişme ve gelişmeleri yakından izleyerek yatırımlara / yeni yapılanmalara zamanında yönelir.
Bu döngü hemen-hemen 60’lı yıllarla birlikte bu eksende yürüyor. Bunu beceren ekonomiler de denizin önemini anlamış, erdemini değerlendirebilen ekonomiler. Norveç, Hollanda, Danimarka, hatta Yunanistan bunlardan bir kaçı…
Bu denklemi kaçıran ekonomiler yatırımlarına sağlıkla karar veremez; krizden en çok etkilenebilecek gemi yatırımlarına bile yönelebilirler. Limanları da kendi gereksinmeleri için çokluk hizmet verir; dışarıya yani transit ticaretine pek kolay açılamaz.
Deniz taşımacılığı uluslararası yapıdadır. Hasan ile Hans yük için birbirleriyle rekabet etmek durumundadır. Eskiden özendirme ve sübvansiyon, kriz hazırlığı / destek olarak bazı devletlerin kendi bayraklarına uyguladıkları kayırmacı uygulamalardı. Global dünyada bu türden destekler artık anlayış görmüyor. Tersine kayırmacı uygulamaların uzun dönemde sektörün rekabet gücünü olumsuz etkilediği söyleniyor.
Kriz geldi, bizi de vurdu. Limanlarımıza gemiler eskisi gibi sık uğramıyor. Gemilerimizin azımsanmayacak bölümü bir yerlerde istirahata çekilmiş durumda! Çalışanlar da çorba parasına taşıma yapıyorlar.
Krizin geçmişte olduğu gibi bazı acı sonuçları var. Yangın kadar bir günde acı sonuçlarını ortaya koymasa da krizin belirtileri artık kestirilebiliyor. Krizin unsurları konusunda kayıt tutmaya özen gösteren global piyasa belli bir doğruluk payıyla krizin olası ipuçlarını yakalayabiliyor.
Eğri oturup doğru yazmak gerekirse bizde krize hazırlıklı olma kültürü yok. Ne sivil toplum örgütleri, ne üniversite enstitüleri, ne de akademisyenler krizi bir ucundan kestirmeyi amaçlayan çalışma(lar) yapmıyor. Üniversite-sektör işbirliği sanki rafta duran, okunmayan kitap(lar) gibi… Ne sektörün bugüne kadar herhangi bir talebi oldu; ne de üniversitelerin global piyasayı izleme ve olası krizin boyutlarını önceden belirleyebilme konusunda arşiv olanakları var. Kriz gelip çatınca da sektör bazında birlikte ve ortak strateji yaratabilme yerini kişisel çabalara bırakıyor.
Ateşin düştüğü yeri yakacağı kesin. Ancak Türkiye’nin denizcilik alanında örgütlenme konusunda ciddi adımlar attığı da belli. Kriz bizi de iyice vurduğu, kimi taşıyanlarımızın ciddi ölçekte gemi siparişlerini iptal ettikleri bilindiğine göre bu krizden artık bir ders çıkarmanın zamanı geldi diyemez miyiz?
Osmanlı İmparatorluğu döneminde ticaret amacıyla kullanılan ilk gemi, kayıtlara göre, “Peyki Şevket”tir. “Peyki Şevket”, İmparatorluk limanları arasında yük ve yolcu (posta) taşımacılığı yapan ilk Türk gemisi olmuştur. “Peyki Şevket” ile 1839 yılında İstanbul-İzmir arasında düzenli seferler başlatıldı. Hatta dönemin uluslar arası normlarına uygun ve kar edebilecek biçimde bu geminin işletilmesi için Devlet de bazı önlemler aldı. Bu kapsamda, İstanbul, İzmir ve ara iskelelerde bu gemi yeterince yolcu ve yük almadan yabancı gemilere yolcu ve yük verilmemesi kuralı getirildi. Dolayısıyla, Türklerin ilk “bayrak kayırma” uygulaması, “Peyki Şevket” posta gemisinin etkin çalıştırılabilmesi için getirilmiş yük ve yolcu kotası düzenlemesidir; 1839 yılına kadar uzanır.
O dönemde devletler, imparatorluklar istedikleri gibi önlem alabiliyorlardı. Şimdilerde ise uluslar arası rejim değişti. En azından karşılıklılık (mütekabiliyet) ilkesi var. Tabii ki uygulayabilene…
Bu kriz de bir şekilde geçecek. Gelecek krizi hazırlıklı karşılamak, kimilerinin dediği gibi “krizi fırsata dönüştürmek” için şimdiden kolları sıvamak, doğru olan değil mi?
Unutulmasın, Yunanistan bugünkü gemi servetini krizleri fırsata dönüştürmeye borçlu. Bizim bir şeyimiz mi eksik?