• BIST 110.679
  • Altın 155,261
  • Dolar 3,8410
  • Euro 4,5289
  • İstanbul 9 °C
  • Ankara 8 °C
  • İzmir 14 °C
  • Antalya 18 °C
  • Muğla 9 °C
  • Çanakkale 10 °C

2017 baharında Türkiye ekonomisi

HARUN ŞİŞMANYAZICI

Çok dilendirilmese de Türkiye özellikle 2016 yılı ikinci yarısından itibaren bir resesyon ancak daha önemlisi Stagflasyon riski ile karşı karşıya kalmıştır. Bunun anlamı durgunluk yada bir iktisadi küçülmeye rağmen yüksek enflasyon durumunun yaşanmasıdır. Küçülme olmadan büyüme hızında düşme gerçekleşir ise buna ise Slumpflation yani ekonomik artış hızı azalırken enflasyonun artması durumu denilmektedir.

Normalde bilindiği üzere gelişmiş ekonomilerde yüzde 2’ ye kadar gelişme yolundaki ülkelerde ise yüzde 5'e kadar bir enflasyon olumlu olarak mütalaa edilmekte ve iktisadi büyümeye katkı sağladığı ve piyasayı canlı tutuğu ileri sürülmektedir. Bu yukarıda verilen yüzdeler 40 yıl önceki OECD normları olup, bu yüzde 5’ i az gelişen ekonomiler için kabul etsek bile, yeni terminoloji ve klaslamaya göre yükselişte olan ekonomiler için %5 i biraz daha aşağı çekmemiz icap etmektedir. (Türkiye de yüzde 5’i yıllardır kendine hedef olarak benimsemiştir.)

Yukarıdan da anlaşılacağı üzere aşırı ateş nasıl insan vücudunda ciddi riskler ve rahatsızlıklar yaratıyorsa, ekonomideki aşırı ısınma yani büyüme işsizliği azaltırken enflasyonu da azdırmakta ve artırmaktadır. Bu ise balonlar yaratıp belli bir süre yıkıcı ve kalıcı tahribata resesyona neden olmaktadır.

Ancak bundan daha kötüsü, büyüme yokken yani ekonomi küçülürken, ya da büyüme hızı düşerken yani ekonomi soğurken enflasyonun artmasıdır. Bu ciddi bir rahatsızlık olup, nedeni yapısal sorunlara bağlı olmaktadır. Doğal olarak böyle bir ortamda işsizlik de artmaktadır.

Türkiye’de de böyle bir durum yaşanmış ve hükümet durumu görerek agresif bir genişleme politikası uygulayarak öncelikle ekonominin resesyona girmemesine hatta stagflasyon riskinden çıkmasına çalışmıştır. Bu çalışmalar artarak devam etmektedir.

Mevcut durumu bir slumpflation olarak tanımlamamızın nedeni Türkiye’nin büyümesinde bir yavaşlama hatta 2016 üçüncü çeyreğinde daralma olmasına rağmen hala zayıf oranda büyürken  enflasyonun azarak 2 haneli olması ve yapışkan hale gelmesidir. UFE de ciddi artışların mevcudiyeti ve bunun talep enflasyonuna yansıması riski olmuştur. Enflasyon da işsizlik de iki haneli olmuştur. Bu nedenle hükümet enflasyonu önlemekten çok önce resesyon riskini ortadan kaldırmaya ve işsizliği destekler ile azaltmaya yönelmiştir. Nitekim 15 Mayıs tarihli TÜİK verilerine göre bunda bir ölçüde muvaffak olmuştur. Ancak bu ilave istihdam büyümenin ve kapasite artırımının veya utilizasyon oranının artmasının sağladığı bir istihdam olmayıp daha ziyade KEYNEZYEN uygulamalar sonucu yaratılan istihdam olmuştur. Buradaki istihdam artışının etkisinin  yada maliyetinin verimlilik düşüşü artan bütçe açığı ve enflasyon nedeni olacağı bilinen bir gerçektir. Fakat bu durgunluk dönemlerinde yapılması gereken ve aşırı ateşi çıkan insanı soğuk suya sokmak gibi yapılması gereken bir husustur. Önemli olan uzun süre soğuk suyun içinde tutmamaktır.

Merkez Bankası her ne kadar enflasyon ile mücadele eder gibi gözükse de aslında yaptığı  genişlemeci maliye politikasının enflasyon üzerindeki etkisini kontrol altına almaktır. Ancak Türkiye gibi çift paralı gelişme yolundaki ülkelerde (tl/döviz) enflasyon ve kur birbirini etkilediğinden Merkez Bankası kuru da takip etmekte ve elindeki enstrümanlar ile çok artmasını ve düşmesini önlemeye çalışmaktadır.

Mevcut hükümet uygulaması ve Merkez Bankası ilişkisi genişleme ve enflasyon kontrolü bakımından bir geminin yanaşması sırasında römorkörlerin yaptığı işlev gibi olmaktadır.

Baştaki römorkör gemiyi yanaştırmak için rıhtıma iterken kıçtaki römorkör geminin kıçının dönerek rıhtımdan uzaklaşmasının önüne geçmeye çalışmaktadır. Tabi Merkez Bankası para politikası ile yukarıda açıklandığı üzere kuru da kontrol etmeye gayret etmektedir. Merkez bankasının elindeki imkanlar ise para arzı, faiz politikası ve döviz rezervleri olmaktadır. Hükümet yine bir taraftan maliye politikalarını devreye sokarak yatırımları artırmayı hedeflerken, alt yapı yatırımları ile ekonomiyi canlandırmayı düşünürken, harcamaları da teşvik etmekte ancak diğer taraftan en önemli açığımız olan tasarruf açığımızı kapatmaya çalışmaktadır. Aslında buda bir çelişki gibi gözükmektedir. Ancak bu kadar fazla cari açığın olduğu bir ülke de tasarrufların artması önem taşımaktadır. Bu nedenle hükümet bireysel emekliliği zecri hale getirmiş ve finansal okur yazarlığı artırmaya yönelik politikalar oluşturmuştur. Kısaca hükümet birbiri ile çelişir gibi gözükse de mevcut krizi aşmak için tüm silahlarını çekmiştir. Kısa vadede şüphesiz bu sonuç verecek ve büyüme bu yıl artacaktır. Hükümetin maliye politikasının en önemli unsuru da bir dereceye kadar bütçe açığı vermeyi göze alarak yani Maastrich Kriterlerine göre bu açığın GSYIH oranı olan yüzde 3'ü aşmayacak bir noktaya kadar mali disiplinden vazgeçmek ve genişlemeci bir politika izlemek olmuştur. Bilindiği üzere Türkiye gerek kamu borç stoku gerekse mali disipline bu güne kadar büyük önem vermiş ve Avrupa ortalamasının altında yüzde 1,5  kadar bütçe açığı vermiştir. Devlet borçlarının GSYIH ya oranı da yüzde 37 ‘erde kalmıştır. (Maastrich kriterlerine göre bu oran yüzde 60 ‘dır.)

Daha önceki hedeflerde bu ve gelecek yıl mevcut bütçe açığının daha düşürülmesi planlanmış iken bu yıl bu açığın yüzde 1.9 olması ve bütçe açığının 46.9 milyar TL, faiz dışı fazlanın ise 10.6 Milyar TL olması ön görülmüştür.

2016 Ocak–Mart Döneminde 46 Milyar TL fazla veren bütçe 2017 yılının aynı döneminde 14.9 Milyar açık vermiştir. 2016 yılının Ocak-Mart döneminde bütçe 16.5 Milyar TL faiz dışı fazla verirken 2017 yılının aynı döneminde 3.9 Milyar faiz dışı fazla vermiştir.

2017 ilk 3 ayda savunma harcamaları 2016’nın tamamı kadar olmuştur. Bu böyle giderse bütçe üzerinde ciddi baskı yaratacak ama öbür yandan büyümeye katkı sağlayacaktır. Yeni seride devlet harcamalarının ağırlığı artırılmıştır. Bu nedenle 2017 birinci çeyrek büyümesinin savunma harcamaları kaynaklı olarak (İthalat düşüldükten sonra neti olarak) büyüme de olumlu katkı yaratacağını düşünmekteyim.

Hükümet KGF/KOSGEP kredileri ve destekleri ile hem kobilere düşük faiz ve uygun kredi koşulları ile destek olmaya çalışmakta diğer taraftan yatırımları teşvik etmek amacı ile KGF ile bankaların bu verdikleri kredilerde yüzde 7'e kadar olan kısma garantör olmaktadır. Buradaki amaç teminat vermekte zorlanan ve krediye ihtiyacı olanlara imkan tanıyarak finansmana ulaşımlarının sağlanmasıdır. (Bu yeni bir şey değildir. Bizim denizcilik camiasının yakından tanıdığı bir uygulamadır. Hükümetin yeni yaptığı miktarını artırmak olmuştur.)

Bankacılık literatüründe zaten verilen toplam kredilerde batak kredi riski yüzde 3-3.5 oranında olup, bunun üstünde bankaların çok risk üstlenmemeleri dikkat etmeleri gerekmektedir.

Hükümet bu konuda bankaların elini rahatlatarak rahat kredi vermelerini sağlayarak piyasayı canlandırmak istemektedir. Bu yüzden de KGF kapsamında verilen krediler 160 Milyar TL’yi aşmıştır. 2 ay içinde bunun 250 Milyar TL’ye ulaşması beklenmektedir. 

Ancak bu verilen kredilerin üzde 62 yeni kredi olup, geri kalanın borç çevirme olduğu belirtilmektedir. Bu KGF den verilen kredilerin faizi ise yüzde 14’lere kadar çıkmıştır. yüzde 90 ‘ı TL cinsindendir. Fakat burada verilen krediler çoklukla ticaret ve hizmet sektörüne verilmiş olup, sanayinin payı çok az olmaktadır. Ulaştırma ve Denizcilik sektörünün aldığı kredi 5.59 Milyar TL’dir. Kefalet tutarı ise 4.81 Milyar TL’dir.

Ancak bu alınan kredilerin yatırıma gideceğine özel tüketime gittiği, lüks araba, ev arsa, ofis alındığı iddia edilmektedir. Hatta daha ötesinde aşırı kredi alma talebi nedeni ile bankaların yeterli fona sahip olmamaları yüzünden yüzde 14,14,5'dan mevduat topladıkları zikredilerek, ucuz kredi alanların (özellikle KOSGEB ‘den) bu kredileri bankalara yüksek faizden mevduata yatırdıkları ileri sürülmektedir. Diğer taraftan bankaların iyi müşterileri kendilerine çekerek riskli müşterileri KGF kapsamında kredi verdikleri ellerindeki batak kredileri de yeniden yapılandırma ile KGF kapsamına soktukları iddia edilmektedir. Hükümet tüm bu uygulamaları sıkı bir şekilde takibe almıştır.

Fakat bu uygulama faizi düşürelim derken ülkede kredi faizlerinin artmasına yol açmaya başlamıştır. Çünkü yüksek faizler ile gerek yurt içinde gerekse yurt dışından bona ihraç ederek , sendikasyon kredileri ile borçlanan bankalar bu fonları daha yüksek faizler ile ülke içinde krediye dönüştürmektedir. Bu ise hem yatırımların karlılığını düşürmekte hem de enflasyonist bir durum yaratmaktadır.

Diğer taraftan bankalar bu sistemin 250 Milyar TL ile sonuçlanmamasını ve devam etmesini istemektedirler. Hükümet diğer taraftan beyaz eşya ve mobilyada KDV ve ÖTV indirimleri ile içeride talebi canlandırmaya çalışmaktadır. İnşaat sektöründe uygun faizle kredi verilmesini sağlayarak o alanı da zorlayarak Türk ekonomisinin taşıyıcısı olan inşaat sektörünü canlandırmak istemektedir. Şimdi vergi konusunda mükellefler için daha doğrusu iş dünyası için yeni avantajlı düzenlemeler getirmektedir. Buradaki amaç vergisini ödemeyene sağlanan avantaj olarak eleştirilen vergi aflarından farklı olarak iyi vergi mükelleflerini ayrıştırarak onlara avantajlar sağlamak ve mükellef davranışını değiştirmeye çalışmak olmaktadır.

Diğer taraftan ise parası olup da vergisini ödemeyene değil, ödeyemeyene avantajlar getirilerek yeniden yapılanmaya gidilerek vergi gelirlerini artırmaya mükellefi ise rahatlatmaya çalışmaktadır.

Kısaca bu uygulamalar bütçe gelirlerini azaltırken (kısa vadede)b ütçe giderlerini artırmaktadır. Ancak hükümet vergi ödemesinde dürüst ve hassas davrananları özendirerek zaman içinde vergi gelirlerini attırmayı ve yine ekonomide canlanma yaratarak belli bir dönem sonra vergi gelirlerini artırarak bu artan harcamalarını kompanse edeceğini planlamaktadır. Ancak bu kadar açılmanın taşıdığı risklerinde olduğunu unutmamak gerekmektedir. Yine hükümet bu KGF/KOSGEP kredilerinin büyümeye yüzde 1-1.5 katkı yapacağını söylemektedir. Buna istinaden de büyümenin bu yıl yüzde 4'ün üstünde olacağını iddia etmektedir. IMF ise bu yıl Türkiye’nin büyümesinin yüzde 3 den yüzde 2.5 düşürmüş ,sonra gerekirse bu tahminlerini düzeltebileceklerini beyan etmiştir. Bazı ekonomi profesörleri yaptıkları hesaplamalara göre 2017 ilk çeyreğinde Türkiye’nin en kötü ihtimal yüzde 2.9 en iyi tahmin ile yüzde 3.8 büyüyeceğini tahmin etmektedirler. AB ise Türkiye’nin büyüme tahminini bu yıl için yüzde 2.8 den yüzde 3’e, 2018 için ise yüzde 3,2'den yüzde 3,3'e yükseltmiştir. Aslında genelde yurt içinde bu yıl büyümenin yüzde 3-3.5 olacağı yüzde 70 tahmin olurken, hükümet yetkilileri ve belli bir oran analist yüzde 4 ve üstünün gerçekleşebileceğini ileri sürmektedirler. Son Merkez Bankası Mayıs ayı beklenti anketinde  büyüme tahmini yüzde 0.2 artarak  yüzde 3.0 dan yüzde 3.2 ye çıkmıştır.

S&P'da Ülkenin cari açığının ve bunun yarattığı dış finansman açığının yarattığı sıkıntıya vurgu yapmıştır. Hükümet yetkilileri ise carı açığın GSYIH ya oranının bu yıl yüzde 4'ün altında olacağını belirtmişlerdir. Yani yüzde 4 büyüme yüzde 4 carı açık ikilemi hedeflenmektedir. Daha önce bu oranlar yüzde 5 büyüme yüzde 5 enflasyon yüzde 5 cari açık şeklinde olup hepsi bir arada gerçekleştirilememişti.

Bu yıl 35-36 Milyar USD bir cari açıkla kapanacaktır. (2016 da 32.6 Milyar USD idi) Türkiye’nin kamu borç stoku yukarıda da açıklandığı üzere iyi durumdadır.

Büyüme konusundaki beklentilerimiz, bizim ön gürümüz kadar yüksek olmasa da S&P tarafından da kabul edilmektedir. S&P görüşleri ve değerlendirmeleri pek dikkate alınmasa da bu yıl onunda görüşü yüzde 2.9 büyüyeceğimiz şeklindedir. (En azından meşrebi gereği küçüleceksiniz dememektedir.)

Diğer derecelendirme kuruluşları ise tahminlerini yukarı yönlü revize etmişlerdir. (yüzde 3 -3.5 aralığında)

Ancak Türkiye’nin borçlanma oranı son dönemde yüzde 110 ‘a çıkmıştır. Eskiden yüzde 80’lerde idi, yani borcu çevirirken azaltma kabiliyetimiz varken, şimdi ilave borçlanma durumunda kalmaktayız.

2016 yılı itibari ile ülkenin dış borcu 404.2 Milyar USD, iç borcu 514.7 Milyar TL (170.4 Milyar USD ) =574.6 Milyar USD olmuştur. Kamu borç stoku 120 Milyar USD +Özel Sektör borcu 284.2 Milyar USD =404.2 Milyar USD’ dir.

Sanayi üretimimiz artmakta olup, ancak bu kadar parasal genişlemeye rağmen sanayi üretimi istenilen seviyede artmamaktadır. Çünkü tüm bu teşvikler hizmet ve ticaret sektörüne gitmektedir. Sanayiye giden kısım azdır. Dolayısı ile krediler ve bu konuda sağlanan kolaylıklar iç talebi kamçılamakta arz yönünde önemli bir etki yapmamaktadır.

Büyümenin inşaat sektörüne bağlı olması ve burada milli gelir hesaplamalarında da devlet harcamalarının ve inşaat sektörünün ağırlığının artırılmasının şu an için fayda sağlasa bile buradaki bir tökezlenmenin büyümede ciddi tahribat yapacağı düşünülmektedir. (Bu durum istihdam da görülmektedir. TÜİK Şubat 2017 istihdam verileri incelendiğinde tarım (yüzde 0.2 artış) ve hizmet sektöründe (yüzde 0.3 artış) istihdamda iyileşme olduğu, sanayide azalma olduğu (yüzde 0.4 azalma),İnşaat sektöründe istihdamın sabit kaldığı görülmektedir.

Meseleye sanayi üretimi bakımından yaklaştığımızda; Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), mart ayı sanayi üretim endeksine göre mart ayında sanayi üretimi bir önceki aya göre yüzde 1.3 artmıştır. Artış bir önceki yılın aynı ayına göre ise yüzde 2.8 olmuştur. Mevsim ve takvim etkisinden arındırılmış sanayinin alt sektörleri (2010=100 temel yılı) incelendiğinde, 2017 yılı Mart ayında madencilik ve taş ocakçılığı sektörü endeksi bir önceki aya göre yüzde 2,1 ve imalat sanayi sektörü endeksi yüzde 1,6 artarken, elektrik, gaz, buhar ve iklimlendirme üretimi ve dağıtımı sektörü endeksi yüzde 1,1 azalmıştır. Takvim etkisinden arındırılmış sanayinin alt sektörleri (2010=100 temel yıllı) incelendiğinde, 2017 yılı Mart ayında madencilik ve taş ocakçılığı sektörü endeksi bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 3.8 azalırken, imalat sanayi sektörü endeksi yüzde 2.5 ve elektrik, gaz, buhar ve iklimlendirme üretimi ve dağıtımı sektörü endeksi yüzde 7,7 artmıştır. Sanayi üretimi genelindeki artış ise yüzde 2.8 olarak kaydedilmiştir. Mevsim ve takvim etkisinden arındırılmış ana sanayi grupları (MIGs) incelendiğinde, 2017 yılı Mart ayında bir önceki aya göre en yüksek artış yüzde 6,4 ile dayanıklı tüketim malında gerçekleşmiştir. Mevsim ve takvim etkisinden arındırılmış imalat sanayi alt sektörleri incelendiğinde, 2017 yılı mart ayında bir önceki aya göre en yüksek artış yüzde 23,5 ile deri ve ilgili ürünlerin imalatında gerçekleşmiştir. Bu artışı, yüzde 9,1 ile elektrikli teçhizat imalatı ve %5 ile kok kömürü ve rafine edilmiş petrol ürünleri imalatı takip etmiştir.

En fazla azalış temel eczacılık ürünlerinin imalatında gerçekleşmiş, Mevsim ve takvim etkisinden arındırılmış imalat sanayi alt sektörleri incelendiğinde, 2017 yılı Mart ayında bir önceki aya göre en fazla azalış yüzde 9,9 ile temel eczacılık ürünlerinin ve eczacılığa ilişkin malzemelerin imalatında gerçekleşmiştir Bu azalışı, yüzde 5,7 ile tütün ürünleri imalatı ve yüzde 4 ile diğer ulaşım araçlarının imalatı takip etmiştir.

Sanayi üretimi bir önceki çeyreğe göre ise  %1,4 artmıştır.
 
2017 yılı birinci çeyreğinde bir önceki çeyreğe göre mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış sanayi üretimi yüzde 1,4 artmıştır. Takvim etkisinden arındırılmış sanayi üretimi ise bir önceki yılın aynı çeyreğine göre yüzde 2,2 artmıştır.

Dikkat edilirse sanayi üretiminde bu kadar genişlemeci politikalara rağmen aman aman bir artış görülmemektedir. Görülen artışta ana sanayi gurupları içinde dayanıklı tüketim malında görülmektedir. Bunun nedeni yukarıda açıkladığımız üzere talebi teşvik edici unsurlardan kaynaklanmaktadır. Burada da yeni yatırımlar olmadan mevcut kapasite daha fazla utilize edilerek yani kapasite artırımı yapmadan mevcut kapasite kullanılmak sureti ile artış sağlanmaktadır.

Bu konuda bizim için diğer bir ölçüt olan Perakende satış hacmi ındexlerine baktığımızda perakende satış hacmi sabit fiyatlar ile Mart ayında bir önceki aya göre yüzde 2.1 artmıştır. Bu ayda gıda dışı satışlar (otomotiv yakıtı hariç) yüzde 3.6 artarken, otomotiv yakıtı satışları yüzde 2.7 artmış, gıda içecek ve tütün satışları yüzde 2 azalmıştır.

Gıda dışı sektörlerde bilgisayar, kitap ve iletişim aygıtları satışları yüzde 1.1, elektrikli eşya ve mobilya satışları yüzde 5.3, tekstil, giyim, ayakkabı satışları yüzde 4.6 tıbbı ürünler ve kozmetik satışları yüzde 2.8, posta ve internet üzerinden satışlar yüzde 2.4 artmıştır.

Sabit fiyatlarla perakende satış hacmi 2017 yılı mart ayında bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 0.4 azalmıştır.

Takvim etkilerinden arındırılmış perakende satış hacim endeksi, Mart 2017
[2010=100]

 

tablo2-002.jpg

 

Cari fiyatlarla perakende ciro bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 13.9 artmıştır. Cari fiyatlarla  perakende ciro 2017 yılı mart ayında bir önceki çeyreğe göre yüzde 5.3 artmıştır. Bir önceki yılın aynı çeyreğine göre ise yüzde 11.7 artmıştır.

Perakende satış hacmi ise bir önceki çeyreğe göre yüzde 0.7 artmıştır. Bir önceki yılın aynı çeyreğine göre ise yüzde 2.2 azalmıştır.

Dikkat edilirse sabit fiyatlarla satış hacmi bir önceki yılın aynı dönemine göre (birinci çeyrek) yüzde 2.2 azalırken, cari fiyatlarla ciro artmaktadır.

Perakende Satış hacmi farklı tür ve büyüklükteki girişimcilerin satışlarını aylık olarak ölçen bir indekstir. Tüketici güven indeksini ve hane halkı talebinin kısa dönemli olarak durumunu tespit etmektedir.

Perakende Satış İndeksleri Mart 2017  2010=100

tablo3-001.jpg

Yukarıda objektif olarak Türkiye’de uygulanan ekonomi politikası, bunun etkileri, iyi ve riskli hususlar açıklanmaya çalışılmıştır. Yukarıdakilere göre göreceli olarak daha kötüler aşağıda izah edilecek olmakla beraber iyi olan diğer unsurlar ise dünyadaki trendden de beslenerek Sermaye Piyasası'na dışarıdan para girişleri ve borsanın yükselmesi, (yabancı yatırımcıların 5 Mayıs haftasındaki işlemlerine baktığımızda 378 milyon dolarlık tahvil bono satışı, 52 milyon USD’lik alımları söz konusu olmuştur) CDS’lerin tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de düşmesi, hazinenin tahvillerine talep olması ve rahatlıkla borçlanabilmesi, doğrudan yatırımların 2016’nın aynı dönemine göre yüzde 43 yani 1.7 Milyar usd artması gibi hususlardır.

Şimdilik Amerikan dolarının TL karşısında aşırı değerlenmesinin önüne geçilerek TL’ nin değer kazanması (ancak hala iç ve dış etkilere karşı hassasiyeti devam etmektedir) 2017 büyüme beklentilerinin çok iyi olmasa da en azından resesyon riskini geride bırakması ve yüzde 2.9-4.2 aralığında bir oranda büyüyecek olması. İhracatımızın kur etkisi ile de olsa artması, Cari açığımızın ciddi bir dış kaynak ihtiyacı yaratsa da önceki yıllara göre düşük olması (Bunda büyümedeki gerileme ve emtia fiyatlarındaki özellikle enerji fiyatlarındaki düşmede önemli rol oynamaktadır.), kamu borç stokumuzun düşük olması, bütçe istikrarı eskiye göre biraz bozulsa da hala Mastrich kriterlerine göre makul oranlarda açık verilmesi, son açıklanan şirketlerin mali tablolarının iyi gelmesi ilave diğer göreceli olumlu hususlar olmaktadır. Ayrıca bankacılık sektörünün kredi hacmi de artmıştır. Kredilerdeki en fazla büyüme 13.5 2017 itibari ile TSKB de görülmüştür (yüzde 35.3). İkinci büyük kredi artışı sağlayan banka ICBC olmuştur (yüzde 27.3). Mevduattaki büyüme ise yine aynı tarih itibari ile ICBC de olmuştur. (yüzde 39),bunu yüzde 33.3 ile Denizbank takip etmiştir. Denizbank’ın mevduat artışı ise yüzde 26.6’ dır.

Bankacılık sektörünün kredi hacmi, geçen hafta (5 Mayıs) 2 milyar 214 milyon lira artarak 1 trilyon 890 milyar 894 milyon liraya yükselmiştir.

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu'nun (BDDK) haftalık bültenine göre, sektörün kredi hacmi 5 Mayıs ile biten haftada 2 milyar 214 milyon lira artmıştır. Söz konusu dönemde toplam kredi hacmi 1 trilyon 888 milyar 680 milyon liradan 1 trilyon 890 milyar 894 milyon liraya çıkmıştır.

Bankacılık sektöründeki toplam mevduatta (bankalar arası dahil) 5 Mayıs ile biten haftada 3 milyar 303 milyon liralık artış yaşanmıştır. Söz konusu haftada yüzde 0,2 artan bankacılık sektörü toplam mevduatı 1 trilyon 637 milyar 718 milyon liraya yükselmiştir.

Türkiye de son 1.5 ayda bankacılık sektöründe mevduatlarda 64 Milyar TL’lik artış olmuştur.  Bunda iyi kötü 12 aylık enflasyon beklentisinin yüzde 8.27 olması karşısında normalde yüzde 12 mevduat faizi alabilmenin yada bunu her ay bir bankadan diğerine taşıyarak hoş geldin faizi olarak yüzde 14.5 a kadar faiz alma imkanının, borsa doydu artık buradan geri gelir endişesi ile profesyonel olmayanların buraya teveccüh etmemelerinin, emlakta çok şişkinlik var, fiyatlar düştü daha düşecek beklentisinin yaygınlaşmasının, USD‘nin yıl sonu değer beklentisinin genelde 3.86 TL olmasının, vatandaşı mevduata yönlendirmiş olabilir diye düşünmemiz çok kesin bir değerlendirme olmasa da, realiteden çok uzak değerlendirmeler olmayacaktır. Ancak diğer taraftan yerleşikler ve özellikle döviz borcu olan ve açığı olan şirketler, yabancılar USD’den çıkarken döviz alarak USD’nin TL karşısında çok fazla değer kaybetmesini de önlemekte ve USD mevduatı da Türkiye’de artmaktadır. Kredi alanların bazıları da döviz alarak hem USD’ yi TL karşısında güçlendirmekte, hem de bankalarda döviz mevduatının artmasına neden olmaktadırlar. Yerleşiklerin TL'ye güvenmeme durumu hala devam etmektedir.

Tüketici kredileri

Verilere göre, tüketici kredileri tutarı 5 Mayıs ile biten haftada 859 milyon lira artarak 358 milyar 739 milyon liraya çıkmıştır. Söz konusu kredilerin 176 milyar 748 milyon lirası konut, 6 milyar 526 milyon lirası taşıt ve 175 milyar 466 milyon lirası ihtiyaç kredilerinden oluşmuştur.

Söz konusu dönemde taksitli ticari kredilerin tutarı 3 milyar 477 milyon lira artarak 288 milyar 903 milyon liraya yükselmiştir. Bankaların bireysel kredi kartı alacakları ise yüzde 0,10 azalarak 81 milyar 529 milyon liraya gerilemiştir. Bireysel kredi kartı alacaklarının 37 milyar 880 milyon lirası taksitli, 43 milyar 649 milyon lirası taksitsiz olmuştur.

Kredi hacminin artması olumlu bir husus olmaktadır.

Kötüler ise ‘’En Kötü Geride Kaldı Peki Kötü yada İyi Nedir ‘’adlı çalışmamdan alıntı yapılarak ancak güncelleştirilerek aşağıda belirtilmiştir.

ENFLASYON;

-Enflasyon hızla tırmanmakta olup, iki haneye ulaşmıştır. Yurt İçi Üretici Fiyat İndeksi mart ayında yüzde 1.04 artarken Tüketici Fiyat Endeksi TÜFE %1.02 artmıştır. TÜFE bir önceki yılın aynı ayına göre yıllık yüzde 11.29, 12 aylık ortalamalara göre ise yüzde 8.21 artmıştır. Üretici Fiyat endeksi ise bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 16.09, 12 aylık ortalamalara göre ise yüzde 6.89 artmıştır.

Nisan ayında ise TÜFE aylık yüzde 1.31 artarak, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 11.87 artış olmuştur. 12 aylık ortalamalara göre ise yüzde 8.66 olmuştur.

Yurt İçi Üretici Fiyatı indeksi de bir önceki aya göre yüzde 0.76 ,bir önceki yılın aralık ayına göre yüzde 7.19, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 16.37, 12 aylık ortalamalara göre ise %8.01 artış göstermiştir.

Bu son değer gerçekten önemlidir. Genişlemeci politikalar arttıkça yükselen  talep mevcut talep enflasyonunu daha yukarı taşıyacaktır. Bu durumda üretici firmalar maliyet artışlarını mal fiyatlarına yansıtmaya başlayacaklardır. Nitekim bu şimdiden başlamıştır. KDV ÖTV indirimine rağmen vatandaş fiyatlarda bir indirim olmadığından şikâyet etmektedir. Önümüzdeki aylarda enflasyonun yüzde 12-13 olması beklenmektedir. Ancak yaz ayları ile birlikte gıda enflasyonundaki düşme ile enflasyon biraz  gerileyecek ve Temmuz ayından sonra yüzde 10 seviyelerine inecektir. (Ancak  MB Mayıs ayı beklenti endeksinde Temmuz Tüfe artış beklentisi Haziran ayı beklentisi olan yüzde 0.24 ün üstünde yüzde 0.35 olmuştur.) Mayıs ayı ancak genel olarak ve bizim kendi iç problemlerimiz yüzünden sıkıntılı bir ay olup, enflasyonun yüzde 12 veya biraz üstüne çıkması beklenmektedir. MB Mayıs ayı TÜFE beklentisi yüzde 0.59 olmuştur. (önceki yüzde 0.60’dı)

Mayıs ayı retoriği olarak bilinen iktisadi olguya göre tatile çıkma nedeni ile borsadan çıkışlar olmakta buda mayıs aylarında borsayı ters yönde etkilemektedir. Her zaman böyle olacak diye bir kaide olmamakla beraber son yıllarda bizde ve dışarda böyle bir durum oluşmuştur.

Nisan ayı beklenti anketi tahtında Merkez Bankası yıl sonu enflasyon beklentisini de yukarı yönlü revize etmiştir. Cari yıl sonu enflasyon beklentisi yanı TÜFE 9.08 en 9.28’e yükselmiştir. Önemli olan 12 aylık ve 24 aylık beklentilerdir. 12 aylık beklenti ise 8.15 den 8.27 e çıkmıştır. 24 aylık ise yüzde 7.70'den yüzde 7.80'e çıkmıştır. Yani Merkez Bankası'nın yapmış olduğu beklenti anketine göre 24 ay sonra enflasyon yaklaşık yüzde 8 olacaktır. IMF ‘ın Nisan raporundaki enflasyon tahmini ise 2017 için 10.1 2018 için 9.1 olmuştur. Avrupa Birliği'nin tahmini ise TÜFE de 2017 yılında yüzde 8, 2018 de ise yüzde 7.6 olmuştur. Fakat şu an için enflasyon ciddi bir risk olup bu yüksek seviyelerde yapışmaya başlamıştır. Bu yıl bir süre daha enflasyonun böyle devam edeceği ve yıl sonuna doğru inebileceği beklenmektedir. (İyimser bir yaklaşımla)

15 Mayıs 2017 tarihinde yayınlanan MB mayıs ayı beklenti anketine göre ise sonuçlar aşağıdaki gibi olmuştur. (Enflasyon beklentisi artmaktadır)

Mayıs ayı tüketici enflasyonu (TÜFE) beklentisi bir önceki anket döneminde (nisan) yüzde 0.60 iken mayıs ayı anket döneminde yüzde 0.59 olmuştur. Haziran ayı beklentisi ise bir ay önce yüzde 0.24 iken mayıs ayı anketinde yüzde 0.22 olmuştur. Temmuz ayı beklentisi ise yüzde 0.35 olarak gerçekleşmiştir.

Cari yıl enflasyon beklentisi bir önceki dönemde yüzde 9.28 iken mayıs anketinde yüzde 9.53'e yükselmiştir. 12 ay sonrası TÜFE beklentisi ise yüzde 8.27 iken mayıs ayında %8.41 olmuştur. 24 ay sonrası TÜFE beklentisi yüzde 7.87 den tüzde 7.93’e çıkmıştır.

Enflasyonun yüksek olması yukarıda da açıklandığı üzere hiç de iyi ve sağlıklı bir durum değildir. Bu durum Merkez Bankası'nın başındaki en büyük sıkıntı olmaktadır.

Çünkü TL yabancı para birimleri karşısında değer kaybettikçe, döviz kurlarındaki artışın maliyetler üzerindeki etkisi de fiyatlara yansımakta ve buda enflasyonu daha da artırmaktadır.

Bu ise faizlerin yükselmesine yol açmaktadır. Ancak bilinmektedir ki faizler de bir maliyet enflasyonu unsurudur. Kuru dengelemek için Merkez Bankası'nın sıkılaştırma politikası izlemesi sonucu haftalık ortalama fonlama maliyeti yüzde 11.48’e daha sonra ise yüzde 12’lere kadar tırmanmıştır. Geç likidite penceresinden fonlama faizi ise önceleri yüzde 11.75 olmuş bilahare yüzde 12.25’e çıkmıştır. Bir haftalık repo faizi ise yüzde 8’dir. Son Merkez Bankası toplantısı kararı ile yukarıda söylenildiği üzere GLP faizi 50 baz puan artmıştır (yüzde 12.25 ) ve böylece  Merkez Bankası kendine gelecek günler için bir manevra alanı yaratmıştır.

Diğer önemli olan husus yukarıda da açıklandığı üzere hükümetin ekonominin resesyona girmemesi için gerçekleştirmiş olduğu genişleme politikası ve KGF den sağladığı destek ile yeni yatırımlar için kredi verilmesini sağlayarak buna kefil olması ve bu yolla yeni yatırımları desteklemesidir. Hükümet KGF ile destek olup krediler için garantör olarak yeni kredilerin verilmesini, mevcut kredilere ilave kredi imkanı sağlanmasını, ya da mevcut kredilerin yeniden yapılandırılması sağlanmış böylece hedef 250 Milyar TL’den 160 Milyar TL 200.000 aşkın şirkete kullandırılmıştır.

KOBİ’lere finansman desteği ,gençlere yatırım imkanı sağlaması piyasada bir rahatlama yaratmıştır.

Yani bir taraftan sıkı para politikası uygulanmakta diğer taraftan ise ekonomiyi canlandırmak üzere kredi sağlanmaktadır. Sıkı para politikası enflasyonu ve kuru kontrol etmek için yapılmakta, KGF ise yatırımlar ile işsizliğin önlenmesi ve üretim artışı ile enflasyonun düşürülmesi  planlanmaktadır. Fakat yukarıda da açıklandığı üzere; bankaların aşırı kredi verme yarışı içine girmeleri hele hele riski kendi üstlerinde olmayan kredi vermeleri nedeni ile fonları yetmediğinden mevduat faizleri Türkiye de yükselmeye başlamış ve yüzde 14.5-15’ lerden bankalar mevduat toplamaya başlamışlardır. Böylece kredi faizleri yükselip, yeniden enflasyon nedeni olmaya başlamıştır. Bankacılar KGF kredilerinde ortalama faizin KOBİ’de yüzde 14.18, ihracat tarafında yüzde 14.5’lere çıktığını belirtmektedirler. Uygun faiz ile kredi alan girişimciler, acil ihtiyaçları olmaması durumunda aldıkları kredileri özellikle KOSGEP çerçevesinde aldıkları kredileri yüzde 14-14.5 faiz ile kısa dönemli mevduata yatırmaktadırlar. Mevduat faizinin hoş geldin uygulamaları ile bu kadar yükselmesi bankaların kredi vermek için yeterli fona sahip olamamalarından kaynaklanmaktadır. Ancak bu kadar yüksek rakamlar ile mevduat toplamaları üzerine risk primini ve kar ve masrafları koymaları ile kredi faizleri yeniden yüksek noktaya taşınmaya başlamıştır.  Bir çok kişi aldığı krediyi de yatırım yapmak yerine arsa, özellikle otomobil ev gibi özel tüketim alanlarına yatırmakta yada harcamaktadırlar.

Yada eski kredilerini yeni krediler ile değiştirilmesi yoluna gitmektedir. İhtiyacı olmayanlar da kredi alarak bunları yatırım yerine tüketim alanlarında kullanmaya başlamışlardır.

Türkiye şu an enflasyonu en fazla olan 12 ülkeden biri olup bunlar içinde de ortalarda yer almaktadır. Zaten IMF debu konuda Meksika ve Türkiye‘ye dikkat çekmektedir. Meksika 2017 için yüzde 4.4 2018 yılı için yüzde 4.8 ile bizden çok ayrışırken .Arjantin (yüzde 25.6 ve 18.7 ile ) ve Venezualla (2017 de yüzde 720,5 2018 de ise yüzde 2068,5) ile en kötü, Ukrayna bizden kötü ancak bize yakın olurken, Azerbaycan ve Belarus'un 2017 ve 2018 enflasyon beklentisi bize yaklaşık değerler olmaktadır.

Iran (yüzde 11), Mısır (yüzde 22), Sudan (yüzde 23), Angola (yüzde 27), Nijerya (yüzde 17.4), Gana (yüzde 12) ve Kongo (yüzde 15) ile diğer yüksek enflasyon beklentisi olan ülkelerdir. Fakat bu ülkelerinde ekonomik gelişmişlik düzeyinin bize göre düşüklüğü izahtan varestedir.

Diğer taraftan Merkez Bankası'nın TL karşılığı döviz depo ihalelerine de ihale limitinin yaklaşık 9-10  misli talep gelmektedir. 1.25 Milyar USD limitli ihalelere 9.99 - 10.26 Milyar USD ‘lik teklifler  gelmeye başlayıp bu da, Türkiye’de anormal bir döviz talebi olduğu algısını ortaya çıkmaya başlamıştır. Oysaki bankalar Londra piyasasında haftalık yüzde 11.25 faiz ile TL borçlanarak  bununla Merkez Bankasının 12.25 TL faizli ve yüzde 1 USD faizli döviz depo swa  ihalelerine girerek yüzde 1'in üstünde kazanç sağlamayı amaçlamaktadırlar.

Bunun üzerine MB aldığı karar ile 1.25 Milyar USD’lik döviz depo ihalesine sadece bu limitin maksimum yüzde 30'u nispetinde teklif verilebileceğini şarta bağlayarak aşırı teklifleri durdurmuştur. Londra piyasasında yüzde 11.25 olan faiz oranı 11.67'ye çıkmaya başlamıştır.

Merkez Bankası bu döviz depo ihalelerini rezerv kaybına uğramadan TL’yi sıkılaştırmak ve kuru kontrol etmek istemektedir.

15 Mayıs'ta açıklanan Tarım ÜFE ise aşağıdaki gibi olmuştur;

tablo3.png

 

İŞSİZLİK ORANININ ARTMASI

Diğer önemli konu işsizlik oranının giderek artmasıdır. Aslında Türkiye' de işsizlik sorunu özellikle genç işsizlik oranı Euro bölgesinin gelişmiş (Örneğin; Fransa (yüzde 9.6), İtalya (yüzde 11.4)) yada daha az gelişmiş Akdeniz ülkelerine (Örneğin; Yunanistan (yüzde 21.9), İspanya (yüzde 17.7), Portekiz yüzde 10.6)) göre kıyasen çok da kötü olmamakla beraber, bizim geçmişteki bu konudaki performansımıza ve ekonomik kriterlere göre kötü olarak gerçekleşmektedir. Yukarıdaki değerler IMF ‘ın Nisan 2017 de yapmış olduğu 2017 tahminleridir.

Aynı çalışmada Türkiye işsizlik oranı tahmini 2017 için yüzde 11.5 2018 yılı için ise yüzde 11’dir.

Bizim yukarıdaki ülkelerden negatif olarak ayrışmamız onlarda 2016 ya göre iyileşme olurken ve 2018 beklentileri de daha da iyi gerçekleşirken biz de 2016 ya göre (yüzde 10.8 )durum kötüleşmektedir.

TUIK Sitesinden 17 Nisan 2017 itibari ile elde edilen bilgileri aşağıda verilmiştir. (Ocak 2017)

İşsizlik oranı yüzde 13 seviyesinde gerçekleşmiş, genç işsiz oranı ise 24.5 olmuştur.

‘’Türkiye genelinde 15 ve daha yukarı yaştakilerde işsiz sayısı 2017 yılı Ocak döneminde geçen yılın aynı dönemine göre 695 bin kişi artarak 3 milyon 985 bin kişi oldu. İşsizlik oranı ise 1,9 puanlık artış ile yüzde 13 seviyesinde gerçekleşmiştir. Aynı dönemde; tarım dışı işsizlik oranı 2,2 puanlık artış ile yüzde 15,2 olarak tahmin edilmiştir. Genç nüfusta (15-24 yaş) işsizlik oranı 5,3 puanlık artış ile yüzde 24,5 olurken, 15-64 yaş grubunda bu oran 2 puanlık artış ile yüzde 13,3 olarak gerçekleşmiştir.  

İstihdam oranı yüzde 44,8 olmuştur.

İstihdam edilenlerin sayısı 2017 yılı Ocak döneminde, bir önceki yılın aynı dönemine göre 397 bin kişi artarak 26 milyon 672 bin kişi, istihdam oranı ise 0,2 puanlık azalış ile yüzde 44,8 olmuştur.

Bu dönemde, tarım sektöründe çalışan sayısı 81 bin kişi, tarım dışı sektörlerde çalışan sayısı 317 bin kişi artmıştır. İstihdam edilenlerin yüzde 18,3’ü tarım, yüzde 19,8’i sanayi, yüzde 6,5’i inşaat, yüzde 55,4’ü ise hizmetler sektöründe yer almıştır. Önceki yılın aynı dönemi ile karşılaştırıldığında tarım sektörünün istihdam edilenler içindeki payı değişim göstermezken, sanayi sektörünün payı 0,4 puan, inşaat sektörünün payı 0,2 puan azalmıştır. Hizmet sektörünün payı ise 0,6 puan artmıştır.

İşgücüne katılma oranı yüzde 51,5 olarak gerçekleşmiştir.

İşgücü 2017 yılı Ocak döneminde bir önceki yılın aynı dönemine göre 1 milyon 93 bin kişi artarak 30 milyon 658 bin kişi, işgücüne katılma oranı ise 0,8 puan artarak yüzde 51,5 olarak gerçekleşmiştir.

Aynı dönemler için yapılan kıyaslamalara göre; erkeklerde işgücüne katılma oranı 0,7 puanlık artışla yüzde 71,5, kadınlarda ise 1 puanlık artışla yüzde 32 olarak gerçekleşmiştir.’’

15 Mayıs tarihli TUİK şubat 2017 verilerinde işsizlik biraz düşmüştür. Yukarıda ocak ayı için belirtilen işsizlik oranı yüzde 13 den şubat da yüzde 12.6 ya düşmüştür. Genç işsiz oranı isey üzde 23.3 olmuştur (Ocak 2017 yüzde 24.5’du.) Tarım dışı işsizlik yüzde 2.1’lik artış ile yüzde 14.9 olarak tahmin edilmektedir. İş gücüne katılım oranı da yüzde 51.8 olmuştur. Kayıt dışı çalışanların oranı da geçen yılın aynı dönemine göre 0.7 puan artarak yüzde 32.8 olmuştur.

Bu tablonun iyi olmadığı aşikârdır. İşsizlik aslında reelde her ülkede olduğu gibi bizde de daha fazladır. İş aramaktan vaz geçen yada nasılsa iş bulamam diye işsizlik başvurusunda bulunmayan, part-time çalışanlar ile bu oranın yüksek olduğu bilinen bir gerçektir.

Bu ise sosyal bir sıkıntı olup, Cumhurbaşkanımızın direkt olarak istihdamı artırmak için meseleye müdahil olması ve iş verenleri buna katkı sağlamaya zorlaması, devletin de bu konuda parasal destek sağlayarak maliyete ortak olması bundandır.

Kısa dönemde zarar yazarak yada karlarından fedakarlık ederek ekonomik gereklilikten çok sosyal barış için buna katkı sağlayan şirketlerin buna gönüllü ya da ekonominin gereği olarak katkı vermeleri için ortaya reel başka bir hikayenin konması gerekmektedir. Bu da en basitinden istihdam artırıcı büyüme modeli olacaktır. Belli meslek gurupları için alt yapı yatırımları bunlardan biridir. Bizde uygulanan teknolojiye göre gemi inşa sanayi de emek yoğun bir üretim dalı olarak bu konuda dikkate alınması gereken bir alan olmaktadır.

Türkiye’nin yüzde 3 büyüyerek işsizliğe çare bulması mümkün değildir. Ancak yüzde 4 büyüme ile mevcut durum sürdürülebilir. Bununla birlikte her sene iş gücüne katılım da artmaktadır. Türkiye her sene yaklaşık 1 Milyon kişiye ilave iş bularak ancak mevcut işsizlik seviyesini koruyabilecektir. Son bir senede iş gücüne katılım yüzde1.1.5 artmıştır. Geçen 4 yıl içindeki yeni iş yaratma  performansımız ise ortalama olarak her yıl ancak 600-700 bin kişi ile sınırlı kalmıştır. Bunun anlamı işsizlere ilave katılım her yıl artmaktadır. İş yaratılanlar da hizmet sektörü gibi geçici işlerin olduğu alanlar olmaktadır. Kısaca biz hem yeni iş gücüne katılanlara hem de mevcut işsizlere iş bulmak zorundayız, bunu da sürekli göç ile ucuz kayıt dışı göçmen işçi ortamının olduğu bir emek piyasasında gerçekleştireceğiz. Bunun çok zor bir husus olduğu izahtan varestedir. Bu ancak gerçekten %5-6 büyüme patikasında sağlanacak olan bir husustur. Bunda bile işsizlik ancak makul bir seviyeye indirilebilecektir. Burada da yine önemli bir paradoks bulunmaktadır. Bir çok dalda kalifiye işçi açığı bulunmaktadır. Bir işinizi yaptırmak için usta peşinden koşulmakta, çoğu kez de bulunamamaktadır. Biz herkesi Üniversite mezunu yapmak iddiası ile mesleğini bilmeyen meslekliler yarattığımız, bu sırada da değişen sosyoloji ile usta/çırak ilişkisine sekte vurarak  çırak olarak ustaya saygı ve iş öğrenmeyi ön plana çıkarmak yerine para kazanmayı önceleyecek bir sistem yarattığımız için  sanatkarlığı da baltaladık. Bu açığı kapatmak için ümidimizi meslek liseleri ve yüksek okullara bağlamakla beraber buradaki sanal ‘’miş’’gibi eğitim sistemi  ve dikey geçiş ile oradan lisans eğitimine köprü kurunca kalifiye olmayan işsiz mühendis ordusu, ve kalifiye işçi, usta açığı yarattık. İçinde bulunduğumuz çelişki bu olup, elitist bir eğitim sistemine geçerek, iyi bir eleme ile bu ülkenin yetenekli gençlerini en iyi, şekilde eğiterek, geri kalanını ihtiyaç duyulan alanlarda meslek sahibi yapmamız aslında işsizliğe en önemli çarelerden biri olacak ve iş piyasası segmentleri arasında denge sağlayacaktır.

CARİ AÇIK VE DÜŞEN MERKEZ BANKASI BRÜT DÖVİZ REZERVLERİ ;

Cari açıkta diğer bir kötü olarak karşımıza çıkmaktadır. Aslında reel olarak yaklaştığımızda 2-3 yıl öncesi dikkate alındığında Cari açığın Türkiye'de GSYIH ya oranının yüzde 5 olması hedeflenmekteydi.

Bugün bu oran bunun altında olup, kötü olarak mütalaa edilmektedir. Hatırlanacağı üzere bu oran bir ara yüksek büyüme oranları ile birlikte yüzde 8’lerin üstüne çıkıp yüzde 10’lara yaklaşmaya başlamıştı. Türkiye büyümeden fedakarlık yapıp 3 tehlikeli açıktan biri olan bu açığı kapatmak için düğmeye basmış ve bu açığı petrol fiyatlarındaki düşmenin de yardımı ile aşağılara çekmiştir. Fakat şu an hükümetimize danışmanlık yapan ekonomistler çoklukla kurcu olup faizin aşağı çekilip kurunda çok fazla olmamak kaydı ile yükselmesinden rahatsızlık duymadıkları için cari açığı kontrol etmek için büyümeden fedakarlık yapılmasını pek benimsemeyen ekoldendendirler. Bu nedenle de kuru 3.50 ün pek altına çekme taraftarı değillerdir. Bilemediniz alt limit 3.43-3.45’lerdir. Zaten DOLAR/ TL kurunda tutunma seviyeleri de 3.52-3.50 olmaktadır. Söz konusu ekonomistler haklı olarak  yüksek faiz, bol döviz ve düşük kur yani sıcak para ile büyümeyi  finanse etmeyi haklı olarak reel görmemekte ve bunun riskli bir durum olduğunu  ileri sürmektedirler. Ancak büyümenin 3 temel unsuru olan sermaye ye ulaşım, doğurganlık ve genç nüfus, inovasyon yada AR-GE harcamalarından biz sadece doğurganlıkta iyi olup büyümeyi fonlayacal tasarruf yaratamamaktayız. Gerçek tasarrufların GSYIG ya oranı yüzde 12 -14‘ler civarındadır. (Farklı değerler olması nedeni ile aralıklı olarak verilmiştir.) Yani burada ciddi bir tasarruf açığı bulunmaktadır. Ancak yeni seri mili gelir hesaplamaların göre tasarruf oranının GSYIH ya oranı bir anda yüzde 24'e yani gelişmiş ülke ortalamalarına çıkmıştır. Paranın (TL yada döviz) kirası yada ücreti faiz olduğu için bu bedel cazip olmayınca yada alternatif yatırım imkanlarına göre tatmin edici olmayınca (Aslında hükümetin diğer bir savı da haklı olarak bu gerçeklikten hareket ederek, faizi düşük tutup, faizden rant elde edenlerin yatırıma yönelmelerini teşvik için olmaktadır.) rantiye gurubu daha yüksek getirisi olan alanlara kaymaktadır.

Bu pencereden baktığımızda cari açığın Merkez Bankası'nın son anketinde de 35.8 Milyar USD’den 35.2 Milyar USD’ye düşmesi, 2018 yılı için ise bunun 38.5 Milyar USD olarak değişmesi  aslında iyi bir husus olmakla beraber (buralara 50 Milyar USD ‘lerden gelinmiştir.) bu açığı kapatmak için rezervler kullanılmakta olup merkez bankasının brüt döviz rezervleri azalarak 87.7 Milyar USD'ye düşmüştür. (Merkez Bankası bu nedenle rezervler azalmasın diye TL depo karşılığı  döviz depo ihaleleri yaparak kuru kontrol etmeye çalışmakta buna da içerdeki bankalardan yüksek TL faizi ödemesi (yüzde 12.25) nedeni ile swap işlemleri ile büyük talep gelmektedir.) Aslında şirketlerin kısa vadeli 12 ay ve altı net döviz yükümlülüğü bulunmamaktadır. Yaklaşık 200 Milyar USD borcu uzun vadelidir. Ancak bu şirketlerin döviz ödemeleri olmadığı anlamını taşımamaktadır. Türkiye ‘ye şimdilik portföy yatırımları gelmekte olup (diğer ülkelere de olduğu gibi)kalıcı doğrudan yatırımlar pek gelmemektedir. Bu konuda son gelen veri bu alanda bir iyileşme olduğunu ve bunun dönemsel olarak arttığını ortaya koymuştur. (1.7 Milyar USD )

Turist gelirleri de nisbi olarak iyileşmekte, ancak iyi olduğu Rusya krizi dönemi öncesine göre azalmaktadır. Vatandaş ve şirketler yukarıda söylenildiği üzere fırsatını bulduğunda döviz alımları ile USD mevduatlarını artırmaktadırlar. Bu talebi de Merkez Bankası rezervlerden karşılamaktadır. Bu da bize yerleşiklerin döviz taleplerinde bir azalmanın olmasının ekonomimizin iyileşmesi bakımından önem taşıdığını ortaya koymaktadır. Sıkıntılı olan husus budur. 12 yıllık altın ve petrol hariç Cari açık toplamı 11 Milyar USD mesabesindedir. Cari açığın GSYIH ya oranı ise- yüzde 4.5’lar düzeyindedir. IMF’ın 2017 Nisan raporunda 2017 beklentisi -yüzde 4.7 2018 yılı için ise -yüzde 4.6’dır. Hükümetimiz hedef olarak bunu yüzde 4'ün altına çekmeye çalışmaktadır. Ancak ihracat için dışarıdan ithal girdi ihtiyacı olan ülkemizde ihracat arttıkça doğal olarak ithalat da artmaktadır. Ancak ihracat artınca ithalatın bedeli bu karşılanmaktadır. Burada açık yaratacak unsur ithalatın ödeme vadesi ile ihracatın ödeme vadesi arasında fark olacaktır.

Fakat iç talep artıp bunun için üretim yapılınca doğal olarak döviz açığı hasıl olmaktadır. Aynı şekilde genişlemeci politikalar ile hane halkının kendi özel tüketimleri de bu cari açığa katkı sağlamaktadır. Diğer bir nedeni de son günlerde düşüşe geçse de geçen senenin bu dönemine göre yüksek olan petrol fiyatlarıdır. Bizim döviz açığımızı kapatan önemli unsurlardan biri de net hata noksan kalemi olup, bunun içindeki Türk sahipli filonun yurda getirilen döviz gelirleri de burada önemli rol oynamaktadır. Fakat son günlerde net hata noksan kaleminin miktar olarak olumlu etkisi azalmaya başlamıştır.

MB mayıs ayı beklenti anketinde nisan ayındaki 35.7 milyar USD olan cari açık miktarı mayıs ayı beklenti anketinde 35.6 milyar USD çıkmıştır. 2018 yılı cari işlemler açığı beklentisi ise nisan ayı anketinde 38.5 milyar USD’den mayıs ayında 38.3 e düşmüştür.

FAİZ ;

Diğer kötü ise yukarıda her vesile ile belirtildiği üzere Türkiye’de faiz oranlarının yüksekliğidir.  26 Nisan 2017 de yapılan Merkez Bankası Toplantıs'ından önce Türkiye’deki faiz oranları aşağıdaki gibiydi.

Merkez bankası Politika faizi yani bir haftalık repo ihale faizi yüzde 8

Gecelik fonlama fonlama ;faizi marjinal oranı yani Merkez Bankası Borç verme faizi yüzde 9.25

Merkez Bankası borç alma faizi yüzde 7.25

Geç Likidite penceresi faizi yüzde 11.75

Ortalama Fonlama faizi Politika faizi ile gecelik borç verme faizi ile haftalık borç verme faizinin ağırlıklı ortalaması yüzde 11.49

Bloomberg anketine göre Türkiye’de bir çok kişi çoklukla TL’nin değer kazanması nedeni ile konjonktüründe iyi olmasından hareketle Merkez Bankasının bir değişiklik yapmayacağını faizleri aynen devam ettireceğini savunurken, JP MORGAN da bu yönde görüş bildirirken, Türkiye’deki bazı ekonomistler mayıs ayının genel olarak kötü geçen bir ay olması ve enflasyonun  mayıs ayında daha da yükselme riskine karşı şimdiden Merkez Bankası'nın bir tedbir almasını ve mayıs ayının etkilerine hazırlıklı girilmesini savunmuştur.

Duetche Bank’ta paralel bir görüş ile Merkez Bankasının Geç Likidite Penceresi faizini 11.75 den 75 baz puanla 12.50 ye gecelik borç verme faizini de 50 baz puanla 9.75 e çıkaracağını belirtmiştir.

Merkez bankası ise sadece geç likidite penceresi faizini 50 baz puan artış ile 12.25 e çıkartmış, Politika faizi, gecelik borç verme ve borç alma faizlerini sabit tutmuştur. Böylece sıkılaştırma politikasına agresif ve proaktif olarak devam etmiş ve USD/TL paritesi hemen buna olumlu cevap vererek 3.57 ye inmiştir. Merkez bankasının bu ön görülü tavrı içeride ve dışarıda olumlu karşılanmıştır. Bunu yapmasaydı ABD de vergi reformu açıklaması (aslında piyasa buna içeriği boş olması nedeni ile çok tepki vermemiştir) ABD yetkililerinin NAFTA dan çıkacakları beyanları ile Meksika Pezosu  ve Kanada Dolarındaki değer kaybı, AKPM kararı ve bunun Avrupa Parlamentosu’ndaki yansıması, ‘KARACOK‘ operasyonu nedeni ile Rusya ve AB’nin negatif tavrı, Fed’in haziran ayında faiz artırma ihtimalinin yükselmesi gibi olaylar karşında TL USD karşısında değer kaybedecek iken tam tersine değer kazanmıştır. Merkez Bankasının bu ön görüsü  ile piyasaya ben sıkılaştırma politikasına devam etmekte ciddiyim imajını vermesi yüzünden  ,derecelendirme kuruluşları Türkiye finansal varlıkları ile ilgili düşüncelerini değiştirmeye başlamışlardır. Fakat daha sonra değerlenen TL yerleşiklerin döviz al politikası gereği ve dış etkenler ile biraz yükselmiş, içinde bulunduğumuz dönemde ise FED ‘in Haziran ayı faiz artırımının kesinleşmesi, ABD de son verilerin geleceğe dönük ümit var olması nedeni ile yükselmiş sonra yeniden düşmüştür. TL şu an 3.60 altında (3.55) dalgalı bir seyir izlemektedir. Yani merkez bankasının aldığı proaktif önlem ve enflasyonla mücadele iradesi TL'yi güçlendirmiş ancak daha sonra bunun etkisi dolar endeksinin düşmesine rağmen biraz azalmış ve USD, TL karşısında biraz yükselmeye başlamıştır.

Tüm bu son iyi gelişmelere rağmen faizlerin bu kadar yüksek olması taktir edileceği üzere iyi bir durum olmayıp bir ekonomik rahatsızlığın belirtisidir. Bunun belli bir plan içinde indirilmesi gerekmektedir.

Daha doğrusu bu indirimi sağlayacak piyasa dinamiklerini gerçekleştirmek icap etmektedir. Bu dinamiklere karşı durarak ben indirdim deyince faiz inmemekte başka bir yeri bozarak belli bir süre sonra daha fazla yükselmektedir.

Merkez Bankasının beklenti anketinde bir önceki anket dönemine göre gecelik faiz beklentisi 10.66 iken nisan anket döneminde 11.38’e çıkmıştır, mayıs ayı beklenti anketinde ise daha da yükselerek yüzde 11.86 olmuştur. TCMB ağırlıklı ortalama fonlama maliyeti beklentisi ise mart ayında 10.81 iken nisan ayında 11.49,mayıs ayı anketinde ise yüzde 11.96  olarak gerçekleşmiştir.

Haftalık repo faizi beklentisi cari ay için yani Nisan ayı için 8, takip eden 3,6,12,24 ay sonrası için sırası ile yüzde 8.21, yüzde 8.27, yüzde 8.29,yüzde 8.18 olmuştur.

Bilindiği üzere, Merkez Bankası’nın faiz artırımı hususunda faiz koridorunun üst bandını yada politika faizini artırmak yerine Geç Likidite Penceresi faizini yükseltmesi, döviz ya da TL depo ihaleleri yapmak, gecelik fonlamaları yapmayarak para arzını kısma politikaları ile enflasyonu engellemeye ve dövizi kontrol etmeye çalışması analist ve ekonomistler tarafından eleştirilmektedir. Ancak Merkez Bankası'nın elinde de pek fazla bir enstrüman da bulunmamaktadır. İşi oldukça zordur. Merkez Bankası ateşe su döküp söndürmeye çalışırken , hükümet maliye politikası ile ateşe benzin dökmektedir. İkisinin de yaptığı kendi açısından doğru olup, içinde bulunduğumuz durumun güçlüğü de bundan kaynaklanmaktadır. Ancak burada öncelik maliye politikalarında olup, para politikası adeta onun çıpası olmaktadır. Bu politikalar ile  kısa süre sonra rahatlama yaratarak düzeltme yaşanacağı düşünülmektedir. Ancak sürdürülebilirliği sağlayacak kalıcı politikalar henüz ortada yoktur. Çare olan bu kısa dönemli olumlu hareketler uzun dönem devam etmesi durumunda başka bir krizin nedeni olacak ve mevcut krizi artıracaktır. Buna da çok dikkat edilmesi gerekmektedir. Çünkü morfin kısa dönemde tüm ağrıları dindirse de, uzun süreli morfin ile ağrı dindirmek, belli bir süre sonra alışkanlığa dönmekte ve vücut da çok daha büyük tahribat yapmaktadır. Ekonominin genişlemeci politikalar ile finanskolik olması da benzer bir durumdur.

USD/TL PARİTESİ;

Bu konuda yukarıda gerekli açıklama yapılmıştır. Aslında hükümetin ekonomi uzmanları TL’nin ne çok değer kaybetmesini ne de çok değer kazanmasını istemektedirler. Bu nedenle TL’nin 3.50’nin altına inerek değerlenmesini istemeyeceklerdir. Hatta bazı kurcu ekonomistler(hükümet dışındakiler) doların gittiği yere kadar gitmesini dünyanın kur savaşları yaptığı bir dönemde  TL’yi güçlü tutmanın ithalata yarayacağını ve Türkiye’nin üretim yönünde gelişmesini baltalayacağını ileri sürmektedirler. Yukarıda ise hükümet yetkilileri için 3.80 üstü riskli alanlar olmaktadır.  En ideali ise 3.60-3.65’ler seviyesinde yılı kapatmaktır. Oysa Merkez Bankası nisan ayı beklenti anketine göre kur beklentisi 2017 sonu için 3.85 TL den 3.84 TL ye inmiş ,12 ay sonrası için ise 3.92 den 3.94 e çıkmıştır. Mayıs ayı beklenti anketi sonucuna göre ise 3.84’e düşmüştür. 12 ay sonrası için beklenti mayıs ayında nisan ayına göre değişmeyerek 3.94 TL olarak aynı düzeyde kalmıştır.

Bunun dışında piyasa aktörlerinin beklentileri medyan olarak 3.86 TL’dir.  Alt ve üst limitler ise 3.30-4.30. Bazı önemli Türk analistler 4.05 TL olarak nokta tahminleri yapmaktadırlar. Fakat bu parite sadece bizim durumumuza değil USD ve Euro’nun da yıl sonu durumuna bağlı olacaktır. Önümüzdeki 2 günlerde  FED’in faiz artırımı fiyatlaması ile birlikte kısa vadede 3.62’lerde gezineceği fakat daha sonra yıl sonuna doğru yükselme trendine gireceği beklenmekle beraber,  16 Mayıs itibari ile USD değer tüm para birimleri karşısında değer kaybetmeye başlamış ve dolar indeksi 98.81’e ,sonra 97.9’a gerilemiştir. EURO MACRON söylemlerini de dikkate alarak USD karşısında değer kazanmış ve parite 1.1094’u aşmış ve 1.11 e ulaşmıştır. Türkiye’de de USD TL karşısında değer kaybederek kur 3.5393, Euro ise tl karşısında değer kazanarak 3.9276 olmuştur. Daha sonra serbest piyasada bununda üstüne çıkmıştır.

ABD de FED geride kaldı artık TRUMP beyanatları piyasayı yönlendiriyor söylemleri yada hayır FED ölmez aslında TRUMP vaatlerini tutamadığı için hala FED politikaları piyasayı yönlendirecektir şeklinde tek yönlü olmayan yorumlar ancak daha da karmaşık olan Euro yıl sonuna doğru güçlenecek Euro/USD paritesi önümüzdeki sene 1.15 e çıkar bu sene ise 1.10’larda kalır söylemleri  meseleyi iyice karmaşıklaştırmaktadır. (Fakat parite Makronun itimat telkin etmesi, AB de aşırı sağcı liderlerin gelme ihtimalinin çok zayıflaması, AB bütünlüğünün devam edeceği düşünceleri  USD’nin de değer kaybetmesi ile  şimdiden 1.11’i aşmıştır. Fakat burada çok kalıcı olacağı düşünülmemektedir. ) USD olarak kurda önümüzdeki dönemlerde göreceğimiz dirençler yukarıda 3.75-3.78, aşağıda ise 3.50 seviyeleri olacaktır. Bu yıl en tepe beklenti 4.30, en düşük değer ise 3.30’dur.. Bu marjinal değerleri  görmek teorik olarak mümkün olmakla beraber, realistik değildir.

Buradan çıkacak olan sonuç çok volatil bir döneme girilmektedir. Eskiden USD’nin çok değer kazanması biraz da Euro bölgesinin zafiyetinden kaynaklanmaktaydı. Şimdi bu durum artık biraz değişmektedir. Çünkü AB ekonomisi de iyileşmekte ve veriler iyi gelmektedir. Üstelik tersine ABD de bir resesyon riskinden bahsedilmektedir.(Kısa dönemde bana göre çok zayıf bir ihtimaldir.)

Ayrıca FED söylemleri piyasayı yönlendirirken şimdi artık FED’e rakip bir de Trump çıkmıştır. Sonuçta her birinin söylemi ve olumlu yada olumsuz yaptığına göre hem parite hem de USD indeksi oynak bir seyir izleyecektir. Trump’ın en azından vergi reformunu yapması USD’yi değerlendirecek(becerebilirse), daha sonra yıl sonuna doğru ECB’nin TAPPERİNG kararı alması ve parasal genişlemeyi azaltma yoluna girmesi hatta faizi -0.40 dan -0.20 ye yükseltmesi  Euro’yu güçlendirecektir. FED ‘in bu sene 3 faiz artırımı yapması ama daha önemlisi yıl sonuna doğru bilanço küçültmesine gitmesi bu sefer USD üzerinde olumlu etki yapacaktır. Nitekim artık bundan sonra USD’yi değerlendirecek olan husus diğerleri meyanında ,ABD de makro ekonomik verilerin iyi gelmesi ile faiz artırımının 3 yerine 4 olması ve bilanço küçültmesinin uygulamaya konması olacaktır.

Hangisi  güçlü ve gerçek olursa onun etkisi hakim olacak bu ana noktalar dışında sözel söylemler ve münferit uygulamalar ile oynaklık devam edecektir.

Türkiye açısından Merkez Bankasının mevcut uygulamasının tl yi kısa dönemli olarak kötüye göre güçlü tutsa da, en ufak bir iç ve dış olayla hemen büyük tepki vermekte ve değer kaybetmektedir. Bu iç ve dış etkenler ise içeride ve dişarıda çok fazla olmaktadır. Bu nedenle Geç likidite penceresi ile bunun halletmesi artık pek beklenmemektedir. Muhtemelen belli bir süre sonra kuru kendi haline bırakacaktır.  Bankaların aşırı kredi talebini karşılayamamaları onları çok yüksek faiz vermeye zorlamaktadır. Bu konuda da daha önce bankacılık krizinde olduğu gibi bir faiz yarışı başlamıştır. Bu tehlikeli bir gidiştir. Şöyle yada böyle faizi düşüreceğiz derken politika faizini artırmasak da, başka yöntemler ile faiz ülkemizde giderek artmaktadır. Bu ise yükselen bir ekonominin enflasyon yaratmaması için kullanılan bir enstrümandır. Oysa bizde büyüme de bunu gerektirecek düzeyde değildir. MB’nin son mayıs ayı beklenti anketinde büyüme beklentisi nisan ayında %3.0 iken %0.2 artış ile %3.2 olmuştur. 2018 yılı büyümesi ise değişmeyerek %3.7 de kalmıştır. Yani hükümet yetkilileri %4 üstünde büyüme beklerlerken ,iç ve dış piyasa beklentisi %3-3.5 olmaktadır. Bizim gibi ülkeler için bu büyüme oranı yeterli olmayıp genişlemeci politikalar uygulaması gerekmektedir. Yapılanda budur. Ancak bu büyümeyi sağlamak için uygulanan genişlemeci politikalar bile enflasyonu  azdırıp faizi artırmamızı gerekli kılmaktadır. Sıkıntımız da bu olmaktadır. Bundan radikal olarak kurtuluş yolu, büyümeyi öncelemeyip ya da göz ardı edip sıkı bir reçete uygulayarak, halka acı da çektirse 1-1.5 yıl sıkıntı çekip sonunda ekonomiyi yeniden rayına sokmaktır. Ancak bu defa içinde bulunduğumuz siyasi iklim, çevremizdeki ateş çemberi bunu uygulamaya müsait olmamaktadır. 

Şimdi  piyasaya giren yeni haberlere göre Merkez Bankası’nın Parasal genişlemeye gideceği belirtilmektedir.

Bu durumun daha öncede dedikodusu yapılarak, son çare olarak MB‘nın kuru kendi haline bırakıp, yüksek faiz ve genişletilmiş para arzı uygulayacağı dillendirilmekteydi(Bununda çelişkili bir uygulama olduğu izahtan varestedir.) Merkez Bankası bu para arzı artırımını bankalara fon yaratmak mülahazası ile yaparak onların kredi vermek konusunda karşılaştıkları fon sorununu halletmeye yönelik olarak yaparak, böylece yukarıda eleştiri konusu yaptığımız bankaların yüksek faizle fon toplamasının önüne geçmek istemektedir. Ya da bu şekilde değerlendirme yapılarak niyet okunmaktadır.

Ancak böyle bir durumda  piyasa özellikle  riskli kredileri paketlenmiş şeklinde satın almak için hedeflenen libor+5 faiz yerine daha yüksek faiz getirisi elde ederek almak isteyecektir. Buradaki uygulama bankaların verdikleri krediler karşılığında kıymetlendirilmiş banka senedi çıkararak bunu piyasada satarak fon elde edip bunları yeniden piyasaya kredi sağlamakta kullanması yöntemidir. Bunu yurt dışında da bankaların yapmasına müsaide edilmiş ancak onları sonradan zor duruma sokmuştur. Adı farklı olsa da ülkemizin de bildiği bir yöntemdir.  Hatta parasal genişleme uygulayan ülkelerin merkez bankaları bu senetleri satın alarak piyasaya para arzı yapmıştır. Fakat bu bazı ülkelerde likidite tuzağı oluşturmuştur. Yurt dışında bankalar COCOS’lar gibi çok benzer olmasa da şartlı tahviller ile sermayelerini artırmak için para toplama işine girmişlerdir.

Başbakan Yardımcısı Nurettin Canikli bu konuda ilk haberi vererek ‘’Merkez Bankası ,likidite için bankaların kıymetlendirilmiş kredilerini satın alabilir . Banka senetleri Merkez Bankası n sisteme likidite enjekte etme aracı olarak kullanılabilir ‘’şeklinde beyanda bulunmuştur. Kısaca  bu haber Merkez Bankasının taze para basarak piyasayı fonlaması anlamına gelmektedir. Bankaların bireylere ve şirketlere açtığı tl ve döviz kredileri menkul kıymete dönüştürülüp belirli bir faiz karşılığında satışa çıkarılacaktır . Bu sayede krediler bilançolardan çıkacağı için bankalar yeni kredi verme imkanına kavuşacaklardır. Yukarıda sözü edildiği üzere  bunu bazı ülkeler uygulamışlardır. Ancak bankaların verdikleri krediler deki batak oranı artık krediler geri gelmeyince menkul kıymet bedeli ödenemeyeceği için piyasada büyük bir kriz patlayacak bankacılık sistemi büyük tahribat ile karşılaşacaktır. Burada Merkez Bankası’nın bu kıymetlendirilmiş tahvilleri alıp fonlama yapmadan önce böyle bir durumun ortaya çıkmaması için risk düşürücü gerekli önlemleri  alması önem taşımaktadır. Yada hükümetin bu uygulamanın şartlarını benzer riskleri elemine edecek şekilde oluşturması gerekmektedir. Merkez Bankası devrede olmasa bir bu sefer risk yatırımcılara transfer edilecektir.

Diğer sıkıntı  ise şu an sıkı para politikası uygulaması içinde olan MB’nın böyle bir işlem yaparak eski günlere dönmesi  enflasyonu daha da yükselmesi olacaktır. Bu sefer hem MB hemde hükümet enflasyonist bir politika uyguluyor olacaklardır.

SONUÇ;

Sonuç olarak Türkiye ekonomisi sıkıntılı bir dönemden geçmektedir. Ancak hükümetimiz tüm imkanları ile bunu önlemeye çalışmaktadır.  Burada politika faizini yükseltmemek ve MB’nı  daha özgür bırakmamak dışında (Gerçek olmasa bile algı bu yöndedir)yaptığı yanlış bir uygulama yoktur. Şüphesiz her uygulama tek başına ele alındığında eleştirilebilir, ancak bunun nedeni  ve diğer alternatifler karşılığında önemi ve tekliği hatırda tutulduğunda bu eleştirilerin devamı haksızlık olacaktır. Burada önemli olan iyi niyettir. Sonuçta bu kararların oluşmasını sağlayanlar da Türkiye’nin yetişmiş en iyi ekonomi kadrosu olmaktadır. Yukarıda belirttiğimiz politikalar bizim mahallenin berberi tarafından yapılmamaktadır. Üstelik içinde bulunduğumuz şartlar altında uygulanan politikalar hususunda çok fazla eleştiri ve farklı alternatif politika sunumları da bulunmamaktadır. Uygulamaların şekli ve sonucu bakımından takip açısından belli eleştiriler olup, hükümet de onlara kulak vererek gereğini yapmaktadır. Ancak temel husus, bu politikaların doğruluğu büyük oranda kabul edilmekle beraber sürdürülebilir olmadığı yönünde olup, sürdürülebilir kalıcı politikaların tesisi hususunda ve radikal yapısal çözümler bakımından tatmin edici gelişmelerin olmadığı yönünde olmaktadır. Normal bir süreçten geçmediğimiz için burada da çok acımasız olunmaması gerekmektedir. Bir işi  sadece sonucuna göre değil şartlarına göre hasıl olan sonucuna göre değerlendirmek sanırım daha adil olacaktır. 

Bu yazı toplam 674829 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÇOK OKUNANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2004 Deniz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0212 293 75 48 | Faks : 0212 293 75 49 | Haber Scripti: CM Bilişim