• BIST 87.143
  • Altın 219,966
  • Dolar 5,7960
  • Euro 6,6036
  • İstanbul 29 °C
  • Ankara 32 °C
  • İzmir 30 °C
  • Antalya 29 °C
  • Muğla 33 °C
  • Çanakkale 31 °C

Limanların Rumlara açılması veya Rumların tanınması

Limanların Rumlara açılması veya Rumların tanınması
Ali Kurumahmut - Deniz Hukukçusu, Araştırmacı-Yazar
07-12-2006 19:12Bugün Türkiye-Avrupa Birliği (AB) ve Türkiye-Yunanistan ilişkilerinde önemli sorun merkezlerinden biri olan ve çözüm arayışları devam eden Kıbrıs’ta, adalet ve hakkaniyet esaslarına dayalı kalıcı bir barışın tesis edilmesi zor görülmektedir. Akıl almaz engellemeler ile milli birlik ve bütünlüğünü hedef alan politik ve stratejik gayretlere rağmen, AB yolunda yürümeye çalışan Türkiye’nin aleyhinde seyreden gelişmelere bazı iç mihrakların da açık veya örtülü katkı sağlaması fevkalade düşündürücüdür. Kıbrıs Rumlarının Enosis hayalleri ve Kıbrıs Türklerini basit bir azınlık olarak görmek istemeleri, Yunanistan’ın “Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakı”nı da hedefleyen megalo-idea ideolojisinden kaynaklanan yaklaşımları ve AB’nin Kıbrıs’ı bir Hellen adası olarak görme arzusu ile bu paralelde Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY)’nin AB üyesi olduğu 1 Mayıs 2004 tarihine kadar sürdürdüğü dolaylı ve bu tarihten sonraki açık destek faaliyetleri, kalıcı bir barışın önündeki ciddi engellerdir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC), GKRY ve sahip olduğu üsler sebebiyle de İngiltere’nin egemen olduğu[1] Kıbrıs Adası, coğrafi konumu ile jeopolitik ve jeostratejik önemi dolayısıyla Doğu Akdeniz’in batmayan ve demir atmış uçak gemisi olarak ifade edilebilir. Orta Doğu’da ve bu bağlamda Türkiye’nin yakın deniz havzasında meydana gelen ve ortaya çıkması muhtemel olan gelişmeler, resmî açılışı 13 Temmuz 2006’da yapılan ve tam kapasitesi 50 milyon ton/yıl olan Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattı projesinin devreye girmesi ile Amerika Birleşik Devletleri (ABD)’nin Doğu Akdeniz’i kontrol altında tutma arzusu, Kıbrıs’ın önemini daha da artırmaktadır. Ada, bahse konu öneminden dolayı daha ilk çağlardan itibaren çeşitli kavim, topluluk ve devletlerin istilasına uğramış; tarih boyunca çok sayıda devlet ve topluluğun hâkimiyet ve idaresi altına girmiştir. 1489’da Venedik egemenliğine geçen Kıbrıs, 1570-71’de Osmanlı İmparatorluğu tarafından fethedilmiştir. Böylece Lozan Barış Andlaşması’na kadar devam eden ve yaklaşık 350 yıl süren Türk egemenliği dönemi başlamıştır[2]. 4 Haziran 1878 tarihli Türk-İngiliz Savunma Andlaşması ile egemenlik hakkı Osmanlı Devleti’ne ait olmak üzere Kıbrıs’ın yönetimi İngiltere’ye devredilmiştir. İngiltere, Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Harbi’ne katılmasını bahane ederek, 5 Kasım 1914’te adayı ilhak etmiştir. Ancak Kıbrıs’ta Türk egemenliğinin sona ermesi 24 Temmuz 1924 tarihli Lozan Barış Andlaşması’nın yürürlüğe girmesiyle olmuştur. Bununla birlikte, Kıbrıs’ın geleceği bakımından da önemli bir düzenleme olan Lozan’ın 16’ncı maddesine göre; Ada üzerinde ilhak, istiklal veya herhangi bir idare şekli hakkında ittihaz edilen veya edilecek olan bütün kararlar konusunda, birinci öncelikli ilgili devlet olarak, Türkiye’nin söz hakkına sahip olacağı saklı tutulmuştur[3]. Kıbrıs’ın idaresinin İngiltere’ye devredildiği 1878’den Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluş, ittifak ve garanti andlaşmalarının akdedildiği 1960 yılına kadar geçen 82 yıllık zaman diliminde, Ada’da ve uluslararası arenada vuku bulan ve Kıbrıs’ın geleceğini yakından ilgilendiren gelişmeler, Kıbrıs üzerinde oynanmak istenen oyunlar ve tarihi hesaplaşmalar ile “Enosis”, “Megalo-idea” ve “Batı desteği” gibi müphem ve soyut kavramları aydınlatmış ve kısmen somutlaştırabilmiştir. Belki de bu sürecin bir devamı olarak ve uluslararası hukuk açıkça ihlal edilerek GKRY, Kıbrıs Cumhuriyeti kimliğiyle ve 1 Mayıs 2004 tarihi itibariyle AB üyesi olmuştur. Kuşkusuz bu süreçte İngiltere’nin hamiliği başta olmak üzere AB’nin yardım ve destekleri çok önemli rol oynamıştır. AB’ye üye edildikten sonra GKRY’nin, Ada’nın bütününü temsil eden meşru devlet ve hükûmet kimliğiyle Türkiye tarafından tanınması hesapları yapılmaktadır.Bilinen politik ve stratejik hesaplar ile  1 Ocak 1996 tarihinden itibaren uygulanan Gümrük Birliği Anlaşması’nın bir gereği olarak, limanlarımızın GKRY gemi ve uçaklarına açılması istenmektedir. Güncelliğini muhafaza eden ve Türkiye aleyhindeki bir zaman ve zeminde sonuçlandırılmak istenen bu durumun GKRY’nin tanınması sonucu ile ekonomik boyutunun incelenmesi gerekmektedir.Deniz ve hava limanlarının GKRY bayraklı gemi ve uçaklara açılması, GKRY bayrağının Türkiye’nin egemenlik alanında kabul görmesi ile eş anlamlıdır. Bu noktadan hareketle, Türk iç sularına ve limanlarına girmeksizin karasularımızdan zararsız geçiş yapan GKRY bandıralı gemiler ile hava limanlarımıza inmeksizin Türk hava sahasından transit uçuş yapan GKRY uçaklarını konunun dışında tutmamız gerekiyor. Deniz ve hava hukukuna ilişkin uluslararası andlaşmalar çerçevesinde, devletler tarafından, gemi ve uçak personelinin ehliyetlendirilmesi ile gemi ve uçakların teknik donanım ve teçhizatına ilişkin belgelerin düzenlenmesi bir uluslararası zorunluluktur. Başka devletlere ait gemi ve uçakları limanlarında kabul eden devletin, liman devleti ve kıyı devleti sorumlulukları ile yetkinin ülkeselliği  kapsamındaki denetim ve kontrol sorumlulukları da uluslararası andlaşmalar ile düzenlenmiştir. İç sularınızda ve limanlarınızda bulunan gemiler ile hava meydanlarınızdaki uçaklardan bazıları GKRY bayrağını taşıyacak; bunlardaki personel, teknik donanım ve teçhizata ilişkin ehliyet ve belgeler GKRY yetkililerince düzenlenmiş olacak; bahse konu deniz ve hava vasıtalarının sahibi gerçek ve tüzel kişiler ile işletenleri GKRY vatandaşı olacak veya GKRY siciline kayıtlı olacak; neticede böyle bir hukuksal fotoğraf tanımayı doğurmaz diyeceksiniz! Hukuka aykırı olduğunu iddia ettiğiniz ve tanımadığınız bir devletin bayrağını egemenlik alanınıza sokuyor, düzenlediği belgeleri hukuka uygun olarak kabul ediyorsanız; resmen ilan etmeseniz da siz o devleti, GKRY’yi, Kıbrıs’ın meşru devlet ve hükûmeti olarak kabul etmiş, örtülü olarak tanımış olursunuz. Türkiye’nin düşürülmek istendiği birinci tuzak budur.Türkiye ile AB arasındaki iktisadi ilişkileri değerlendiren makalesinde Prof. Dr. Erdal Muzaffer Ünsal; Gümrük Birliğinin Türkiye ekonomisi üzerinde olumlu bir etkisinin olmadığını, Türkiye ile AB arasındaki dış ticaret açığının yıllık ve kümülatif mutlak değerler itibarıyla giderek büyümesinin ise Gümrük Birliği sonrası dönemin en olumsuz gelişmesi olduğunu ifade etmektedir[4]. Gümrük Birliğinin bir gereği olarak deniz ve hava limanlarının GKRY bayraklı gemi ve uçaklara açılmasının Türk ekonomisi ve özellikle Türk deniz ticareti üzerindeki olumsuz etkisi de büyük olacaktır. Yaklaşık üç yüz milyar dolar/yıllık bir katma değer sağlayan dünya deniz ulaştırması pastasından Akdeniz havzasının payı yaklaşık % 30 olmasına rağmen, Türkiye’nin bu pastadan aldığı pay % 1’dir. Bununla birlikte dünya yüklerinin % 3,4’ünü taşıyarak, diğer bir ifade ile 3,4 kat daha ucuz yük taşıyarak bu payı alabilmekteyiz. Dış ticaret taşımacılığında milli filosunun payı    % 25’lerin altına düşmüş olan ve dünya sıralamasında 24’üncü sırada bulunan Türk deniz ticaret filosu, güçlü bir deniz ticaret filosuna sahip olan GKRY’nin rekabeti sonucunda elindekini de büyük ölçüde kaybedebilecek; Rum-Yunan ikilisinin ticari ablukasına maruz kalması muhtemel olacaktır. Bu nedenle Türk deniz ticaret filosunun böyle bir gelişmeye hazır olup olmadığının da ayrıca irdelenmesi, Türkiye’nin düşürülmek istendiği ikinci tuzağa düşmemesi önem arz etmektedir.  Deniz ve hava limanlarının GKRY gemi ve uçaklarına açılmasına yönelik baskıların artarak devam ettiği ve Türkiye’nin pozisyonunu korumakta zorlandığı bir dönemde, 2006/10895 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı’nın, 28 Eylül 2006 tarih ve 26303 sayılı Resmî Gazetede yayınlanarak yürürlüğe konulması fevkalade düşündürücüdür. GKRY’nin tanınması anlamına gelecek, limanların açılması sonucunu doğurabilecek ve Türkiye’yi ciddi zemin kaybına uğratacak; “Türkiye ile Avrupa Topluluğu Arasında Oluşturulan Gümrük Birliği’nin Uygulanmasına İlişkin Esaslar Hakkında Karar” konulu teknik içerikli idari düzenlemede, siyasi içerikli çok önemli hususlara bilerek veya bilmeyerek yer verilmiştir. Rumların önünü açan ve Ek Protokolü by-pass eden söz konusu Karar’da yapılan kelime oyunları ile verilen ödün kamuoyundan gizlenmek istendiği anlaşılmaktadır. Şöyle ki;GKRY, AB üyesi olduktan sonra; 2 Ekim 2004’te yayımlanmış olan  2004/7895 sayılı “Türkiye ile Avrupa Topluluğu Arasında Oluşturulan Gümrük Birliği’nin Uygulanmasına ilişkin Esaslar Hakkında Kararda Değişiklik Yapılmasına Dair Karar” AB üyesi devletleri, “Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı”, “Yunanistan Cumhuriyeti”, Lüksemburg Büyük Dükalığı” ... gibi resmî isimleriyle sıralarken, “Kıbrıs Cumhuriyeti” ifadesine Türkiye’nin hukuki ve politik pozisyonuyla uyumlu olacak şekilde yer verilmemiş olup, Ada’nın bütününe şamil olacak ve doğabilecek hukuki ihtilafları lehe bertaraf edecek şekilde “Kıbrıs” ifadesine 25’inci sırada yer verilmiştir (Madde 1.a). Ayrıca Karar’ın 1 Mayıs 2004 tarihinden geçerli olmak üzere yayımı tarihinde yürürlüğe gireceği ifade edilmiştir (Madde 2).Bakanlar Kurulu’nun yeni kararında AB üyesi devletler “İngiltere”, “Yunanistan”, “Lüksemburg” ... gibi resmî olmayan isimleriyle alfabetik sıraya göre sayılarak, İtalya’dan sonra ve Letonya’dan önce “Kıbrıs” ifadesine yer verilmiştir (Madde 3.a). Yürürlükten kaldırılan bir önceki Karar ile birlikte değerlendirildiği zaman, burada “Kıbrıs” olarak ifade edilen devletin “Kıbrıs Cumhuriyeti” olduğu sonucu doğmaktadır. Yürürlüğe giren Bakanlar Kurulu Kararı’nda Akdeniz ülkeleri sıralanırken Filistin’e yer verilmesine rağmen KKTC’ye yer verilmemiş olmasının (Madde 3.s), Kıbrıs olarak ifade edilen devletin Ada’nın meşru devlet ve hükûmeti olduğu tezini daha da kuvvetlendirmektedir. AKP Hükûmeti’nin Türk kamuoyunu aldatmaya yönelik sözde kırmızı çizgilerinden biri daha bu şekilde aşındırılırken, bu karar değiştirilmediği takdirde, işletilebilecek bir yargı süreci sonunda, çok değil bir-iki yıl sonra, küresel güçlerin arzu ettikleri ve planladıkları ikinci bir AKP iktidarı süresince, kamuoyuna; “Biz elimizden geleni yaptık, ancak yargı bu şekilde karar verdi. Ne yapalım, şeriatın kestiği parmak acımaz” denilip, limanların GKRY gemi ve uçaklarına açılmasının kılıfı şimdiden hazırlanmış olmaktadır. Herhalde böyle bir düzenleme hazırlama görevi AB yetkililerine veya Rumlara verilmiş olsaydı bundan daha iyisi hazırlanamazdı! Bu aşamada Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a ve AKP yetkililerine şu soruları sormamız gerekiyor. Tanımı yapılmamış olan ve KKTC’nin tanınması gibi bir sonucu hiçbir zaman doğurmayacağı bilinen izolasyonların kaldırılması karşılığında, deniz ve hava limanlarını GKRY bayraklı gemi ve uçaklara açacak mısınız? GKRY’nin “Kıbrıs Cumhuriyeti” ve Kıbrıs adasının tek ve meşru devleti olarak tanınması sonucunu doğuracak olan böyle bir durumun muhakeme ve muhasebesini hiç yaptınız mı? Adına izolasyonlar denen bir şeyler kalkarsa Türk ve dünya kamuoyuna deklere ettiğiniz gibi limanları açacak mısınız?Doğrusu 23 Ağustos 2006 tarihinde kararlaştırdığınız ve 28 Eylül 2006’da yayınlanmış olan Bakanlar Kurulu Kararı’nın varlığı ve özellikle uygulanması da aynı  sonucu doğurabilecek niteliktedir. Görünen o ki, kılıfınız hazır ama bu konunun siyasi vebalini düşünerek, Türk kamuoyunu uyutmaya çalışıyorsunuz. Meselenin ekonomik boyutunu ve Türk denizciliğine vereceği zararı ise hiç düşünmüyorsunuz. Limanları açacak, GKRY’yi tanıyacaksınız; ama kamuoyu tepkisinden korkuyorsunuz. Umarım 1571 ve 1974’ün şehitlerinden, Kıbrıs’ta Rum-Yunan katliamına ve mezalimine maruz kalanların manevi şahsiyetlerinden utanır, Allah’tan korkar ve milli davaya sahip çıkarsınız.  ****[1] Şubat 1959 Zürih ve Londra Andlaşmaları ve 16 Ağustos 1960 Lefkoşa Andlaşmaları kapsamındaki metinlerden biri olan Birleşik Krallık Hükûmeti’nin beyanında, üslerin İngiltere’nin hâkimiyeti altında kalacağı ifade edilmekte; Lefkoşa Andlaşmaları kapsamındaki diğer bir metin olan Garanti Andlaşması’na derç edilecek ek madde ile de bu beyan Yunanistan Krallığı ve Türkiye Cumhuriyeti tarafından kabul edilmektedir. [2] 1878-1914 İngiliz yönetimi ve 5 Kasım 1914’te başlayan İngiltere’nin fiilî ilhak dönemleri Osmanlı egemenliğinin sona ermesi veya devri sonucunu doğurmamıştır.[3] Murat Sarıca-E. Teziç- Ö. Eskiyurt,Kıbrıs Sorunu, İstanbul 1975, s 6.[4] Erdal Muzaffer Ünsal, “Türkiye-AB İlişkileri ve Kıbrıs Sorunu”, Stratejik Araştırmalar Dergisi, Temmuz 2006, s 29.
Diğer Haberler
ÇOK OKUNANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2004 Deniz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0212 293 75 48 | Faks : 0212 293 75 49 | Haber Scripti: CM Bilişim